Tarih boyunca pek çok toplumsal ve siyasal ayaklanmada kadınlar kritik roller oynamış, hatta bu isyanların fitilini ateşleyen konumunda olmuşlardır. Geleneksel tarih anlatılarında kadınların direniş içindeki konumu gölgede kalsa da, sosyal, politik ve ekonomik nedenlerle patlak veren birçok büyük ayaklanmada kadınlar hem örgütleyici hem de aktif katılımcı olarak yer almıştır. Ekmek fiyatlarının yükseldiği dönemlerde pazar yerlerinde ayaklanma başlatan kadınlardan, özgürlük ve eşitlik idealiyle imparatorluklara meydan okuyan kraliçelere kadar kadınlar, adaletsizlik ve baskıya karşı kolektif direnişin en önemli aktörleri arasında yer almıştır. Bu makalede, Spartaküs İsyanı’ndan Fransız Devrimi’ne, Paris Komünü’nden Rosa Parks’ın direnişine ve Mahsa Amini protestolarına uzanan örneklerle dünya tarihindeki kadınların başlattığı en büyük ayaklanmalar incelenecektir. Her bir isyanın tarihsel bağlamı, kadınların motivasyonları ve eylemleri ile ayaklanmanın sonuçları akademik bir yaklaşımla ele alınacaktır.
Spartaküs İsyanı’nda Kadınlar (MÖ 73–71)
Antik Roma dönemindeki en büyük köle ayaklanması olarak bilinen Spartaküs İsyanı, her ne kadar bir erkek gladyatör olan Spartaküs liderliğinde gerçekleşmiş olsa da, kadınlar da bu isyanda önemli bir yere sahipti. İsyanın çıkış noktası MÖ 73 yılında Capua’daki bir gladyatör okulundan kaçışla başladı; Spartaküs ve 70’den fazla köle kaçarak Roma Cumhuriyeti’ne karşı geniş çaplı bir isyan hareketi başlattılar
Spartaküs’ün eşi hakkında antik kaynaklar özel bir not düşmektedir: Plutarkhos’un aktardığına göre Spartaküs, kendi kabilesinden bir kadının kehanetlerine kulak vermiştir. Bu kadın, Spartaküs’ün eşi olup Trakya kökenli bir kahin olarak tanımlanır ve isyan boyunca Spartaküs’ün yanında ordusuyla birlikte ilerlemiştir
Antik kaynaklar Spartaküs’ün eşinin isyan sırasında kaçıp ona katıldığını ve son çatışmada Spartaküs’le birlikte muhtemelen hayatını kaybettiğini belirtir
Dolayısıyla, Spartaküs’ün mücadelesinde manevi destek sağlayan ve isyancı kölelere moral aşılayan bir kadın figür mevcuttu. İsyana katılan on binlerce kaçak köle arasında da kadınların ve çocukların olduğu, isyancı ordunun aileleriyle birlikte hareket ettiği bilinmektedir.
Spartaküs İsyanı, Roma’ya karşı yaklaşık iki yıl süren ve İtalya yarımadasını sarsan bir direnişti. Köleliğin vahşi koşullarına karşı özgürlük arayışıyla birleşen bu hareket, Roma ordularına karşı art arda zaferler kazansa da en sonunda Roma’nın sert müdahalesiyle bastırıldı. MÖ 71 yılında Marcus Crassus komutasındaki lejyonlar isyancıları yenilgiye uğratarak isyana son verdiler; yakalanan binlerce köle Via Appia boyunca çarmıha gerildi. Spartaküs’ün kendisi muharebe alanında hayatını kaybederken, isyancı ordudaki kadınlar da benzer şekilde ya çatışmalarda öldürüldüler ya da yakalanıp ağır cezalara çarptırıldılar. Sonuç olarak Spartaküs İsyanı başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, köleleştirilmiş insanların zalim düzene karşı ayaklanabileceğini göstermiş ve sonraki nesiller için ilham kaynağı olmuştur. Bu isyanda kadınlar da aktif olarak yer almış; Spartaküs’ün isyan ateşini yakmasında bir kadının kehanetinin etkili olması ve isyancı kitleler içinde kadınların da mücadeleye omuz vermesi, antik çağda bile kadınların direniş hikâyelerinin bulunduğuna işaret etmektedir.
Boudicca’nın İsyanı (MS 60–61)
1902’de Londra’da Westminster Köprüsü yakınlarına dikilen bu bronz anıt, İceni kabilesinin kraliçesi Boudicca’yı (yanında kızlarıyla) Roma’ya karşı savaş arabasında gösteriyor. Günümüzde Boudicca, Britanya tarihinde zulme karşı direnişin simge isimlerinden biri kabul edilir. Boudicca (Boudica), MS 60 yılında Britanya’daki İceni kabilesinin kraliçesi olarak Roma İmparatorluğu’na karşı büyük bir ayaklanma başlatmıştır
Tarihsel kaynaklara göre isyanın kıvılcımı, kocası Kral Prasutagus’un ölümü sonrası Roma’nın İceni topraklarını ilhak etmesi ve Romalı yetkililerin Boudicca’yı kamçılatarak iki kızına tecavüz etmesiyle ateşlenmiştir
Uğradığı bu ağır hakaret ve zulüm karşısında Boudicca, Britanya’nın doğusundaki kabileleri etrafında topladı ve Roma yönetimine karşı kapsamlı bir isyan hareketi örgütledi. Kısa sürede binlerce Britanyalı savaşçı Boudicca’nın liderliğinde ayaklandı ve Romalı yerleşimlerine saldırmaya başladı.
Boudicca’nın ordusu, ilk olarak Roma’nın Britanya’daki merkezi sayılan Camulodunum’u (Colchester) yerle bir etti; ardından hızla Londinium (Londra) üzerine yürüyerek şehri ateşe verdi. Bu saldırılar sırasında Romalı yerleşimciler ve işbirlikçiler ağır kayıplar verdiler. Antik kayıtlar, Boudicca’nın takipçileri tarafından toplamda tahminen 70.000–80.000 kişinin öldürüldüğünü belirtmektedir
Roma ordusunun bir kolunu bozguna uğratan isyancılar, Britanya’daki bir diğer önemli merkez olan Verulamium’u (St Albans) da yakıp yıkmışlardır. Bu aşamada Roma İmparatoru Neron, Britanya’yı tamamen tahliye etmeyi dahi düşünmeye başlamıştır
Ancak Roma’nın Britanya valisi Gaius Suetonius Paulinus, acilen topladığı lejyonerlerle karşı saldırıya geçerek isyancıları nihai bir muharebede yenilgiye uğrattı. Ağır silahlı ve disiplinli Roma lejyonları karşısında Boudicca’nın birlikleri dayanamadı; kraliçe Boudicca, son yenilgiden kısa bir süre sonra ya zehir içerek intihar etti ya da hastalıktan öldü
İsyan bastırıldıktan sonra Roma, Britanya üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etti ve İmparator Neron Britanya’dan geri çekilme fikrinden vazgeçti
Boudicca İsyanı her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da tarihsel önemi son derece büyüktür. Bir kadın lider tarafından başlatılan bu kapsamlı ayaklanma, dönemin cinsiyet rollerine meydan okuyan bir örnek teşkil etmektedir. Boudicca, uğradığı zulme karşı halkının intikamını alarak bağımsızlık için savaşmış ve Romalıları bir an için de olsa Britanya’dan söküp atma noktasına getirmiştir. Yüzyıllar sonra Boudicca’nın hikâyesi yeniden keşfedilmiş; özellikle Victoria dönemi İngiltere’sinde Boudicca, adalet ve bağımsızlık mücadelesinin sembolü haline getirilmiştir
Bugün Britanya ulusal hafızasında Boudicca, vatanı uğruna emperyal bir güce başkaldıran cesur bir kadın ikonudur.
Fransız Devrimi’nde Kadınların Rolü (1789)
Fransız Devrimi süresince kadınlar, hem kitlesel eylemlerde ön saflarda yer alarak hem de siyasal talepler dile getirerek devrimin gidişatını etkilemişlerdir. Devrimin hemen başında, 5 Ekim 1789 tarihinde Parisli kadınlar tarihe geçecek bir kitlesel ayaklanma gerçekleştirdiler. O dönemde yaşanan kıtlık ve ekmek fiyatlarındaki fahiş artış nedeniyle ailelerini doyuramayan yüzlerce emekçi kadın, Paris pazarlarında toplanarak öfkeli protestolara başladı
Kısa sürede sayıları binlere ulaşan kalabalık, yanında birkaç erkek devrimci ve Ulusal Muhafız askeriyle birlikte Versay Sarayı’na doğru yürüyüşe geçti. Bu Versay’a Kadın Yürüyüşü (Ekim Günleri olarak da bilinir), Fransa tarihinde kadınların başlattığı en önemli ayaklanmalardan biridir ve Fransız Devrimi’nin seyrini değiştirmiştir
Kadınların temel motivasyonu, kraliyetin Paris’teki yoksulluk ve açlığı umursamadan lüks içinde yaşamasına son vermek ve ekmek bulabilmekti. Ancak yol boyunca devrimci ajitatörlerin de etkisiyle talepleri genişledi; “Ekmek istiyoruz!” sloganlarının yanına, kralın Paris’e getirilmesi ve devrimci meclisin denetimine sokulması isteği eklendi. Versay’a varan kadınlar, sarayı kuşatarak Kral XVI. Louis’yi ve ailesini bulundukları yerden çıkmaya zorladılar
Silahlanmış kadın kalabalığı sarayın kapılarını zorlayıp muhafızlarla çatışırken, kral sonunda talepleri kabul etmek durumunda kaldı. Ertesi gün (6 Ekim 1789) kral, kraliçe ve çocukları binlerce kadın ve devrimci tarafından Versay’dan alınarak Paris’e götürüldü. Bu gelişme, Fransız monarşisinin halk baskısıyla ilk kez bu denli ödün verdiği ve fiilen kraliyet ailesinin Paris’te devrimcilerin gözetimi altına girdiği anı simgelemektedir
Versay Kadın Yürüyüşü’nün sonuçları Fransız Devrimi açısından belirleyici oldu. Kadınların kararlı eylemi, kralın bağımsız hareket etme imkanını sona erdirdi ve siyasal güç dengesini halk kitlelerinin lehine değiştirdi. Kralın Paris’e getirilmesiyle birlikte kraliyet, devrimci Paris halkının ve Ulusal Meclis’in yakın denetimine girmiş, bu da eski rejimin imtiyazlı sınıflarının (soylular ve din adamları) gücünün gerilemesini hızlandırmıştır
Nitekim Versay’dan Paris’e yürüyüş, devrimin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir ve kadınların devrime kitlesel katılımının sembolik zirvesidir. Devrim yıllarında kadınlar bunun dışında da çeşitli şekillerde sahne aldılar: Siyasal kulüpler kurarak oy hakkı ve eşitlik talep eden aktivist kadınlar (Olympe de Gouges, Théroigne de Méricourt gibi) ortaya çıktı; ayrıca Paris’in pazar kadınları, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ideallerini desteklemek için sokak gösterileri düzenlemeye devam ettiler. Ancak devrimin sonraki radikal evrelerinde kadınların politik faaliyetleri kısıtlandı; 1793’te devrimci yönetim kadın kulüplerini kapatarak kadınların siyasi toplanmalarını yasakladı ve Olympe de Gouges gibi kadın yazarlar idam edildi. Her şeye rağmen Fransız Devrimi’nde kadınlar, özellikle ekmek isyanları ve Versay yürüyüşü gibi eylemlerle, devrimin başarısında ve monarşinin dize getirilmesinde kritik bir rol oynadılar. Bu olaylar, kadınların kolektif eylem kapasitesini göstererek sonraki feminist hareketlere de ilham vermiştir.
Paris Komünü ve Kadın Direnişçiler (1871)
Paris Komünü (18 Mart – 28 Mayıs 1871), Fransa-Prusya Savaşı’nın hemen sonrasında Paris’te kurulan ve iki ay kadar yaşayan devrimci işçi hükümetidir. Bu kısa ömürlü ama etkili ayaklanmada kadınlar, hem isyanın başlamasında hem de Komün yönetimi altında toplumsal hayatın örgütlenmesinde öncü roller üstlenmişlerdir. Paris Komünü’nün doğuşu sayılan 18 Mart 1871 ayaklanması, büyük ölçüde Parisli emekçi kadınların girişkenliği sayesinde başarıya ulaştı. O sabah, Fransa hükümetinin Versay’daki birlikleri Paris’te Montmartre tepesindeki toplara el koymaya geldiğinde, ilk tepki verenler mahalledeki kadınlar oldu.
Gün ağarırken Parisli kadınlar askerlerin önüne geçerek topların götürülmesini engellediler; karşılarında sivil halktan özellikle kadınları bulan askerler tereddüde kapıldı. Ünlü devrimci Louise Michel de Montmartre’da barikat kuran bu kadınların arasındaydı ve askerlere direnmek için halkı cesaretlendirdi
Kadınların öncülüğünde patlak veren bu direniş dalgası hızla şehre yayıldı. Erkek işçiler ve Ulusal Muhafızlar da kısa sürede kadınların yanına koşarak orduya karşı saf tuttular. Sonuçta hükümet birlikleri Paris içinde geri çekilmek zorunda kaldı; bazı askerler halkın safına geçti. Böylece 18 Mart olayları başarıya ulaşarak Paris Komünü’nün kurulmasına giden yolu açtı – ve bunda kadınların “uyandırdığı” halk hareketi kilit rol oynadı
Komün yönetiminin sürdüğü Mart-Mayıs 1871 döneminde de kadınlar çok çeşitli şekillerde aktif oldular. Elisabeth Dmitrieff adlı genç bir Rus devrimci kadın önderliğinde Kadınlar Birliği (Union des Femmes) kuruldu ve Parisli kadın işçiler Komün’ün savunulması ve sosyal yardımlar için seferber edildi
Bu birlik çatısı altında kadınlar silahlanarak barikatlarda savaşmaya dahi katıldılar: Örneğin Louise Michel, Ulusal Muhafız üniforması giyip tüfek kuşanarak çatışmalara girmiş, başka kadınlar da cephe gerisinde yaralı bakımı ve erzak temini görevlerini üstlenmiştir
Tarihsel kayıtlar, Komün’ün savunmasında kadınların ne denli fedakar davrandığını ortaya koymaktadır. Savunma hattında çatışırken iki kez yaralanan Léontine Suétens gibi kadınlar olduğu, Dmitrieff’in bizzat 200’e yakın kadını silahlandırıp bir birlik halinde savaşa götürdüğü bilinmektedir
Halk arasında “pétroleuses” (benzinci kadınlar) olarak anılan bazı Parisli kadınlar ise, barikatların düşmesi halinde düşmana yarar sağlamaması için binaları ateşe vermekle suçlanmış; bu söylem, Komün bastırıldıktan sonra kadın direnişçileri şeytanlaştırmak amacıyla Versaillese (hükümet yanlısı) basın tarafından abartılmıştır.
Komün, sosyal alanda da kadınların faydasına olabilecek ilerici adımlar attı. Örneğin, evlilik dışı eşleri ve çocukları koruyan eşit miras hakkı ve dul/yetim maaşı uygulamaları başlatıldı; fuhuş yasaklandı; kız çocuklarının eğitimi ve kadınlar için eşit ücret gibi konularda tartışmalar açıldı
Ne var ki kadınlar, Komün idaresinde resmi karar mekanizmalarına doğrudan dahil olamadılar; oy hakları ve yönetimde temsil talepleri o dönemde tam karşılık bulmamıştı
Yine de gerek cephede gerek sivil alanda Komün deneyiminin ayrılmaz bir parçası oldular. Mayıs 1871’de hükümet güçlerinin Paris’e saldırısıyla Komün kanlı bir biçimde bastırıldığında, kadın direnişçiler de aynı sertlikle cezalandırıldı. Hafta-i Kanlı (La Semaine Sanglante) olarak anılan 21-28 Mayıs 1871 katliamında yakalanan kadınlar, erkeklerle birlikte kurşuna dizildi veya hapsedildi. Louise Michel teslim olduğunda “Beni öldürmezseniz intikamınızı alacağım” diyerek yargıçlarına meydan okudu ve idam yerine sürgün cezası alarak Yeni Kaledonya’ya gönderildi. Yüzlerce kadın sürgünde veya hapiste yıllar geçirdi. Paris Komünü’nden geriye, kadınların toplumsal devrim mücadelesindeki cesaretine dair unutulmaz anılar kaldı. Daha sonraki sosyalist ve feminist kuşaklar, Komün kadınlarını (özellikle Louise Michel’i) özgürlük ve eşitlik uğruna savaşan kahramanlar olarak andılar. Paris Komünü örneği, kadınların sadece taleplerini dile getiren değil, aynı zamanda silahlı mücadeleye fiilen katılan bir özne olabileceğini göstermesi bakımından dünya devrim tarihinde eşsiz bir yere sahiptir.
Rosa Parks ve Sivil Haklar Hareketi (1955)
1950’ler Amerikası’nda ırk ayrımcılığına dayalı Jim Crow yasaları, özellikle Güney eyaletlerinde siyah Amerikalılara yönelik sistematik bir baskı rejimi uygulamaktaydı. Toplumsal değişim isteğiyle yükselen Sivil Haklar Hareketi’nin dönüm noktalarından biri, 1 Aralık 1955 günü Alabama’nın Montgomery kentinde sade bir vatandaş olan Rosa Parks’ın başlattığı direniştir. Rosa Parks, o gün iş çıkışında bindiği otobüste kendisinden yerini bir beyaza bırakmasının istenmesi üzerine bu emre uymayı reddetti. Parks’ın bu kararlı tutumu sonucunda Montgomery polisi onu tutuklayarak gözaltına aldı. Ancak bu bireysel itaatsizlik eylemi kısa sürede örgütlü ve kitlesel bir protestonun kıvılcımı haline geldi.
Rosa Parks zaten NAACP (Ulusal Renkli İnsanların Gelişimi Derneği) üyesi bir sivil haklar aktivistiydi ve yerel siyah toplumundaki liderler onun tutuklanmasını fırsat bilerek uzun zamandır düşündükleri otobüs boykotunu hayata geçirdiler. Parks’ın tutuklanmasını izleyen günlerde Montgomery’nin siyah nüfusu ayaklanma düzeyinde büyük bir protesto hareketine girişti: Montgomery Otobüs Boykotu. 5 Aralık 1955’te başlayıp tam 381 gün süren bu boykot boyunca kentteki siyah halk toplu taşıma araçlarını kullanmayı tamamen bıraktı
Onun yerine, işe ve okula gitmek için gönüllü araba havuzları oluşturdular, yürümeyi veya taksi paylaşımını tercih ettiler. Boykotun organizasyonunda özellikle Kadınlar Siyasi Konseyi (Jo Ann Robinson liderliğinde) ve genç bir papaz olan Martin Luther King Jr.’ın başkanlık ettiği Montgomery İyileştirme Birliği önemli rol oynadı
Yaklaşık 40 bin insanın katıldığı bu barışçıl direniş hareketi, beyaz otobüs şirketine ekonomik bir darbe vururken ulusal basının da dikkatini çekti.
Montgomery Otobüs Boykotu’nun başarısı, büyük ölçüde Rosa Parks gibi kadın direnişçilerin cesaretine dayanıyordu. Nihayet 13 Kasım 1956’da ABD Yüksek Mahkemesi, Alabama’daki otobüslerde uygulanan ırk ayrımı uygulamasını anayasaya aykırı bularak iptal etti. Böylece boykot, tam bir zaferle sonuçlandı ve siyahlar Aralık 1956’da yeniden otobüslere binmeye başladı
Bu gelişme, Amerikan Sivil Haklar Hareketi’nin ilk büyük kazanımlarından biriydi. Rosa Parks’ın basit ama cesur eylemi, modern sivil itaatsizlik eylemlerinin sembollerinden biri haline geldi. Parks, olaydan sonra işini kaybetmesine ve tehditler almasına rağmen mücadelesini sürdürdü; kendisi “özgürlük ve eşitlik anası” olarak anılırken, Martin Luther King Jr. gibi liderler ulusal ölçekte harekete öncülük etmeye devam ettiler. Rosa Parks’ın başlattığı isyan sadece otobüslerde oturma düzenini değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda 1960’lardaki geniş kapsamlı Sivil Haklar yasalarının (1964 Sivil Haklar Yasası, 1965 Oy Hakkı Yasası gibi) yolunu açtı. Bu vaka, bir kadının bireysel direnişinin koca bir sistemi sarsabileceğini göstererek tarihe geçti. Rosa Parks, günümüzde tarihin en etkili kadın aktivistlerinden biri olarak görülmekte ve medeni haklar mücadelesinin simgelerinden biri sayılmaktadır.
Mahsa Amini Protestoları ve İran’da Kadın Direnişi (2022)
2022 yılında İran’da patlak veren Mahsa Amini protestoları, kadınların öncülük ettiği en güncel ve çarpıcı ayaklanma örneklerinden biridir. 22 yaşındaki İranlı Kürt kadın Mahsa (Jina) Amini, Eylül 2022’de Tahran’da “ahlak polisi” (İrşad devriyesi) tarafından başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle gözaltına alındı. 16 Eylül 2022’de, gözaltındayken gördüğü şiddet sonucu olduğu iddia edilen bir beyin hasarı nedeniyle yaşamını yitirdi. Mahsa Amini’nin ölümü, İran toplumunda yıllardır biriken öfkeyi birdenbire ateşledi. Özellikle kadınlar, Amini’nin uğradığı muameleyi kendi yaşamsal haklarına bir saldırı olarak gördüler ve cenaze töreninden itibaren sokaklara döküldüler. Protestolar ilk olarak Amini’nin memleketi Sakkız (Kürdistan bölgesi) ve başkent Tahran’da başladı; kısa sürede ülkenin tüm büyük şehirlerine ve 31 eyaletinin tamamına yayıldı
“Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı (Kürtçe özgün haliyle Jin, Jiyan, Azadî) bu hareketin manifestosu haline geldi. İranlı kadınlar sokak ortasında zorla çıkarıldıkları başörtülerini yakarak veya saçlarını keserek sembolik bir başkaldırı ortaya koydular. Okul çağındaki kız çocukları bile meydanlarda başörtülerini sallayarak “Diktatöre ölüm!” sloganları attılar. Bu eylemler, İran İslam Cumhuriyeti kurulduğundan beri kadınlar tarafından başlatılan en cesur ve yaygın direniş olarak tarihe geçti. Hareketin belirli bir lideri yoktu; sosyal medya ve toplumsal dayanışma ile kendiliğinden organize olan protestolar, İran’da 1979 devriminden beri görülen en kapsamlı halk ayaklanmasına dönüştü
Başlangıçta zorunlu başörtüsü uygulamasının kaldırılması ve ahlak polisinin lağvedilmesi talebiyle başlayan kadın merkezli direniş, kısa sürede rejim karşıtı genel bir hareket halini aldı
Genç, yaşlı, farklı etnik ve dini kökenden milyonlarca İran vatandaşı, kadınların önderlik ettiği bu özgürlük talebine destek verdi. Üniversitelerde boykotlar, esnaf kepenk kapatma eylemleri ve ülke genelinde grevler ile protestolar haftalarca sürdü
İran rejimi, Mahsa Amini protestolarına son derece sert bir baskıyla karşılık verdi. Gösteriler sırasında güvenlik güçleri protestoculara gerçek mermilerle, coplarla ve toplu tutuklamalarla müdahale etti. Bağımsız insan hakları kaynaklarına göre en az 500 sivil (68’i çocuk) bu protestolarda öldürüldü, 20.000’e yakın kişi tutuklandı
İran yargısı, gözaltına alınan bazı eylemcileri idam cezalarına çarptırarak infazlar gerçekleştirdi; binlerce kişi ise ağır hapis cezalarıyla karşı karşıya kaldı. Yoğun baskılar sonucunda sokak gösterileri 2023 baharına gelindiğinde büyük ölçüde azaldı ve rejim kontrolü tekrar sağladı
Ancak bu süreçte İran’ın yönetici elitinin meşruiyeti ciddi şekilde sarsıldı. Gerek İran içinde gerek dünya çapında, Mahsa Amini’nin adını taşıyan bu protestoların “ülkenin İslam Devrimi’nden beri gördüğü en yaygın ayaklanma” ve mevcut rejime karşı “en büyük meydan okuma” olduğu ifade edilmiştir
Nitekim bu kadınlar önderliğindeki isyan dalgası, kırk yılı aşkın bir süredir iktidarda olan dinci otoriter rejimi ilk kez bu denli köşeye sıkıştırmıştır. Uluslararası alanda da büyük yankı uyandıran olaylar sonrası birçok ülkede dayanışma mitingleri düzenlenmiş, İran yönetimine insan hakları ihlalleri nedeniyle yaptırımlar uygulanmıştır.
Kaynaklar:
- Cartwright, M. The Spartacus Revolt. World History Encyclopedia
- Plutarch, Life of Crassus – Spartaküs’ün eşinin kehaneti ve isyandaki rolü
- Wikipedia (İngilizce), Boudica – Boudicca’nın isyanı ve sonuçları
- Wikipedia (İngilizce), Women’s March on Versailles – 5 Ekim 1789 kadınların Versay yürüyüşü
- Wikipedia (İngilizce), Women in the Paris Commune – Paris Komünü’nde kadınların rolü
- Stanford King Institute, Montgomery Bus Boycott – Rosa Parks ve otobüs boykotunun başarısı
- Flickr (US Govt. photo), Rosa Parks Number 7053 – Rosa Parks’ın tutuklanması ve boykotun gelişimi
- Wikipedia (İngilizce), Mahsa Amini protests – 2022 İran protestolarının seyri ve etkileri
Bir yanıt yazın