Dünya Tarihindeki En Garip ve Sıradışı Barış Antlaşmaları

Barış antlaşmaları, savaşan taraflar arasında çatışmaları sona erdiren ve barışı tesis eden resmi belgelerdir. Tarih boyunca çoğu barış antlaşması, oldukça ciddi diplomatik müzakerelerin sonucunda ortaya çıkmış, sınırlar çizmiş veya tazminatlar belirlemiştir. Ancak bazı antlaşmalar vardır ki ya içerikleri ya da imzalanış koşulları bakımından son derece garip ve sıra dışıdır. Bu makalede, dünya tarihinde imzalanmış en ilginç barış antlaşmalarının tarihî bağlamını, taraflarını ve hükümlerini inceleyerek, neden “garip” sayıldıklarını akademik bir bakış açısıyla ele alacağız. Örnekler arasında savaşları “yasaklayan” idealist bir pakt, bir domuz nedeniyle patlak veren kriz sonucu imzalanan antlaşma ve unutulup yüzyıllar sonra akla gelen barış anlaşmaları gibi ilginç vakalar bulunmaktadır. Bu sıra dışı antlaşmaların incelenmesi, barışın tesisinin bazen ne denli beklenmedik yollarla gerçekleşebildiğini gözler önüne serecektir.

Savaşı Yasaklayan Antlaşma: Kellogg–Briand Paktı (1928)

I. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri sonrasında dünya kamuoyunda yeni bir savaşın önlenmesi için güçlü bir arayış vardı. 1928 yılında imzalanan Kellogg–Briand Paktı (Paris Paktı olarak da bilinir), savaşı ulusal bir politika aracı olarak tamamen yasaklamayı amaçlayan uluslararası bir anlaşmaydı​

Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand ve ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg’un öncülüğündeki bu idealist girişim, başlangıçta Fransa ve ABD arasında ikili bir sözleşme olarak önerilmiş, ancak sonrasında tüm uluslara katılım çağrısıyla çok taraflı bir pakt haline getirilmiştir. Nitekim 27 Ağustos 1928’de aralarında Almanya, İtalya, Japonya ve Birleşik Krallık’ın da bulunduğu 15 ülke Paris’te bu pakta imza koymuş; takip eden yıllarda imzacı devlet sayısı 60’ı aşmıştır. Gariplik yönü ise, “savaşı yasaklama” gibi ucu açık ve uygulanması şüpheli bir iddiada yatmaktadır. Nitekim bu antlaşma, 1930’lar boyunca yükselen saldırgan milliyetçiliği ve silahlanmayı durdurmada etkisiz kalmış, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesini engelleyememiştir​

Dahası, imzacı devletlerin birçoğu on yıl bile geçmeden yeni silahlı çatışmalara girişmiş; bunu yaparken de pakta taraf olmalarına rağmen, eylemlerini “savaş” olarak adlandırmamaya özen göstererek antlaşma metnini dolanmaya çalışmışlardır. Sonuç olarak Kellogg–Briand Paktı, niyetinin asaletine karşın fiiliyatta büyük bir ironi örneği olarak tarihe geçmiştir.

Kuzey Afrika Korsanlarıyla Yapılan Barışlar: Barbary Antlaşmaları (1795–1836)

18. ve 19. yüzyıl başlarında Akdeniz’de faaliyet gösteren Berberi Korsanları (Cezayir, Trablusgarp, Tunus ve Fas’ın Osmanlı’ya bağlı yarı özerk yönetimleri), denizcilik güçleri zayıf ülkelerin gemilerini haraca bağlamaktaydı. Yeni kurulmuş bir devlet olan Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Berberi devletlerinin tehditlerine karşı, doğrudan askerî güç kullanmak yerine, onlarla antlaşma yoluna gitmiştir. 1795 ile 1836 yılları arasında ABD, Cezayir, Trablus, Tunus ve Fas ile toplam yedi ayrı antlaşma imzalayarak Akdeniz’deki ticaret gemilerini korumayı ve bu devletlerce esir alınan denizcilerini kurtarmayı amaçladı​. Bu antlaşmaların koşulları günümüz bakış açısıyla son derece sıra dışıdır: Anlaşmalara göre ABD, söz konusu Barbary sahil hükümdarlarına düzenli ödeme (haraç) yapmayı kabul ediyor, karşılığında da korsanların Amerikan gemilerine dokunmaması taahhüdünü alıyordu​. Başka bir deyişle, genç ABD devleti deniz korsanlarına “barış” adı altında korunma parası ödemeyi yasal bir yükümlülük haline getirmişti. Örneğin 1796 tarihli Trablus Antlaşması’nda ABD’nin Trablus’a yıllık belli miktarda malzeme ve para vermesi kararlaştırılmıştır. Neden garip? Zira bu durum bir devletin eşkıyalığı resmi olarak tanıyıp finansman sağlaması anlamına geliyordu ve alışılmış diplomatik uygulamalara aykırıydı. Sonunda ABD kamuoyunda bu uygulamaya tepki büyüyünce, Başkan Thomas Jefferson 1801’de ilk Berberi Savaşı’nı başlatarak askeri yöntemle haraç ödemelerini sonlandırmaya girişmiştir. Barbary antlaşmaları, bir büyük devletin barış için bile olsa korsan güçlere boyun eğdiği ender örnekler olarak tarihteki yerini almıştır.

Tordesillas Antlaşması (1494): Yeni Dünyanın İkiye Bölünmesi

1494 Tordesillas Antlaşması’nın Kastilya/İspanya ile Portekiz arasındaki sömürge alanlarını paylaştırmak için çizdiği hattı gösteren bir harita. Mor çizgi, Atlantik’te belirlenen Tordesillas meridyenini, yeşil çizgi ise 1529 Zaragoza Antlaşması ile tanımlanan karşı meridyeni (antimeridyen) temsil ediyor. 15. yüzyıl sonlarında coğrafi keşiflerin hız kazanmasıyla İspanya ve Portekiz arasında denizaşırı toprakların paylaşımı konusunda anlaşmazlık çıktı. Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika kıtasına ulaşmasının ardından her iki ülke de “Yeni Dünya” üzerinde hak iddia ediyordu. 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması, Papa’nın arabuluculuğuyla bu sorunu çözmek için imzalandı ve dünya haritasında, Avrupa dışındaki toprakları iki imparatorluk arasında paylaştıran hayali bir meridyen çizgisi belirledi​

Anlaşmaya göre, Batı yarımkürede Kanarya Adaları’nın yaklaşık 370 fersah batısından geçen bu çizginin (meridyenin) batısında kalan tüm keşfedilmiş ve keşfedilecek topraklar İspanya’ya, doğusunda kalanlar ise Portekiz’e ait olacaktı​

Ne var ki haritaların yetersizliği ve dünyanın gerçek boyutlarının bilinmemesi nedeniyle antlaşmanın pratik sonucu son derece orantısız oldu: İspanya, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarının neredeyse tamamını sahiplenirken, Portekiz ancak bugünkü Brezilya’nın doğu kıyısındaki dar bir toprak şeridini elde edebildi​. Antlaşmanın bir diğer ilginç yönü de, sadece bu iki devlet arasında imzalanmış olmasıydı; dönemin diğer güçleri (örneğin İngiltere, Fransa) bu anlaşmaya taraf olmayıp, İspanya ve Portekiz’in “dünyayı bölme” iddiasını fiilen görmezden geldiler​

Gariplik değerlendirmesi yapacak olursak, Tordesillas Antlaşması Avrupa merkezci bir bakışla tüm dünyayı sanki üzerinde hiç yerli halk yokmuşçasına iki monark arasında pay etmesiyle dikkat çekmektedir. Dahası, ileride Hollanda, İngiltere gibi güçlerin bu anlaşmaya riayet etmemesi, antlaşmanın kağıt üzerindeki cüretkarlığını adeta boşa çıkarmıştır. Yine de Tordesillas, uluslararası ilişkiler tarihinde bir “dünyayı paylaşma” teşebbüsü olarak benzersiz bir yer tutar.

Guantanamo Körfezi Antlaşması (1903/1934): Sınırsız Süreli Üs Kiralama

1903 yılında imzalanan Küba-ABD Guantanamo Antlaşması, küçük bir Karayip ülkesi olan Küba’nın topraklarından bir kısmını fiilen sonsuz bir süreyle ABD’nin kontrolüne bırakması bakımından son derece sıra dışı bir barış düzenlemesidir. İspanya’ya karşı verilen bağımsızlık savaşının ardından kurulan Küba Cumhuriyeti, ABD’nin baskısıyla anayasasına eklenen Platt Düzeltmesi uyarınca, savunma ve istikrar gerekçeleriyle topraklarında Amerikan askeri üssü kurulmasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu çerçevede 1903’te imzalanan ve 1934’te yeniden teyit edilen anlaşmayla Guantanamo Körfezi, sembolik bir yıllık kira bedeli karşılığında ABD’ye deniz üssü olarak verildi​. Anlaşmanın en tuhaf yönü, kira süresinin belirsiz (süresiz) oluşuydu: ABD, Küba hükümetinin onayı olmadan tek taraflı olarak bu üssü boşaltmama hakkına sahipti ve kullanım süresi konusunda bir son tarih bulunmuyordu​

Gerçekte de bu durum, Guantanamo’nun aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ ABD’nin kullanımında kalmasıyla sonuçlanmıştır. Neden sıra dışı? Bir devletin, egemen toprağının bir parçasını başka bir devlete süresiz tahsis etmesi diplomatik tarihte çok ender görülen bir durumdur. Üstelik 1959’daki Küba Devrimi sonrasında ABD ile Küba’nın düşman hale gelmesi, bu antlaşmayı daha da garip kılmıştır: Soğuk Savaş boyunca Amerikalılar Küba’ya seyahat edemezken, Amerikan askerî üssü Küba topraklarında varlığını sürdürmüştür. ABD’nin Guantanamo’da kurduğu üssün 2000’lerde uluslararası tartışmalara neden olan bir tutuklu kampına ev sahipliği yapması da, bu eski antlaşmanın modern çağda ne gibi sıra dışı sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymuştur.

Hindistan–Bangladeş Sınır Antlaşması (2015): Enklav Bulmacasının Çözümü

Günümüz Güney Asyası’ndaki Hindistan ve Bangladeş sınırında, tarihin cilvesi olarak ortaya çıkmış son derece karmaşık toprak parçaları bulunmaktaydı. Bu topraklar, “enklav” adı verilen ve bir devletin kendi ana toprağından kopuk biçimde tamamen başka bir devletin topraklarıyla çevrili kalan küçük bölgelerdir. Britanya kolonyal döneminden miras kalan ve Hindistan’ın 1947’deki bölünmesiyle iyice içinden çıkılmaz hale gelen sınır düzenlemeleri sonucunda, Bangladeş’in içinde Hindistan’a, Hindistan’ın içinde de Bangladeş’e ait düzinelerce küçük toprak enklavı ortaya çıkmıştı​. Dahası, Dahala Khagrabari adlı yerleşim, dünyada eşi benzeri olmayan bir yapıya sahipti: Bangladeş topraklarının içinde yer alan, Hindistan’a ait bir arazi parçasının (enklavın) içinde yine Bangladeş’e ait daha küçük bir arazi (ikinci dereceden enklav) bulunuyor, onun da içerisinde Hindistan’a ait üçüncü bir katman (üçüncü dereceden enklav) yer alıyordu​

Bu gibi coğrafi tuhaflıklar yüzünden, enklavlarda yaşayan binlerce insan yıllarca vatandaşlık hizmetlerine ve temel altyapıya erişemeden, adeta devlet boşluğunda hayat sürdürdü. Hindistan–Bangladeş Sınır Antlaşması, onlarca yıllık görüşmelerin ardından 2015’te imzalanarak bu sorunu kökten çözdü. Antlaşma kapsamında taraflar karşılıklı enklavlarını birbirine devrederek, daha mantıklı ve bütünleşik sınırlar çizdiler. 2015 anlaşması ertesi yıl tamamen yürürlüğe girip onaylandığında, dünya üzerindeki tek “üçüncü dereceden” enklav olan Dahala Khagrabari de tarihe karıştı ve enklav sakinleri nihayet vatandaşlık haklarına, sağlık hizmetlerine ve eğitim imkanlarına düzenli kavuşabildi​. Böylesine girift bir sınır bulmacasının barışçıl yolla çözüme kavuşturulması, uluslararası ilişkilerde ender rastlanan sıradışı bir başarı örneği olarak değerlendirilebilir.

San Juan Adası “Domuz Savaşı” (1859) ve Washington Antlaşması (1871)

1859 yılında, ABD ile Britanya İmparatorluğu arasında patlak veren San Juan Adası krizi, başlangıç nedeni bakımından tarihin en ilginç çatışmalarından biridir. Olay, ABD’nin Oregon Bölgesi ile Britanya’ya ait Kanada kolonisi arasındaki sınırı belirleyen anlaşmanın muğlak kalması ve bu sınır üzerindeki San Juan Adası’nda bir domuzun vurulmasıyla başladı. 15 Haziran 1859’da San Juan Adası’nda Amerikan çiftçi Lyman Cutlar, bahçesini eşeleyip ürünlerine zarar veren bir domuzu vurdu. Öldürülen domuzun, adadaki Britanya Hudson Körfezi Şirketi’nin bir çalışanına ait olduğu ortaya çıkınca gerginlik hızla tırmandı. Britanyalı yetkililer Cutlar’ın tutuklanmasını isteyince, adadaki Amerikan yerleşimciler ABD ordusundan yardım talep etti. Bunun üzerine ABD, Kaptan George Pickett komutasında bir müfreze deniz piyadesini adaya çıkarıp Amerikan bayrağını dikti. Durumun ciddileştiğini gören Britanya, Vancouver Adası’ndaki donanma filolarını harekete geçirerek beş savaş gemisiyle adanın açıklarına geldi. Kısa sürede “Domuz Savaşı” denilen bu anlaşmazlık, küçük bir ada üzerinde yüzlerce silahlı asker ve topun karşı karşıya geldiği bir askerî krize dönüştü​

Dikkat çekicidir ki, iki imparatorluk bu noktaya kadar gelmiş olmalarına rağmen, hiçbir insan kaybı yaşanmadı; zira karşılıklı itidal telkinleri sayesinde çatışmaya fiilen girilmedi. Britanya Pasifik Filosu Komutanı Amiral Robert Baynes, durumun vahametini görüp “iki büyük ulusun bir domuz yüzünden savaşa tutuşmasının akıl almazlığı”nı belirterek saldırı emri vermeyi reddetti​. Sonuçta adada silahlı karşılaşma gerçekleşmeden, diplomatik çözüm arayışları devreye girdi.

Taraflar, geçici çözüm olarak adada ortak askeri işgal düzenine geçti. Ekim 1859’dan itibaren San Juan, güney ucunda Amerikan kampı ve kuzey ucunda Britanya kampı olmak üzere, iki ülkenin bayraklarının yan yana dalgalandığı bir statüye kavuştu. Bu durum 12 yıl boyunca devam etti; askerler bu süre zarfında karşılıklı ziyaretler gerçekleştirip milli bayramları birlikte kutlayacak kadar dostane ilişkiler kurdular. Fakat adanın egemenliği meselesi kağıt üzerinde çözülemediği için belirsizlik sürüyordu. Nihayet 1871’de Londra’da imzalanan Washington Antlaşması, San Juan Adası sınır ihtilafını uluslararası tahkime götürme konusunda tarafları mutabık kıldı​

Hakem olarak seçilen Alman İmparatoru I. Wilhelm, bir yıllık inceleme ve duruşmalar sonucunda Ekim 1872’de kararını açıkladı: San Juan Adası’nın tartışmalı su yolu olan “ortalama kanal”ın Haro Boğazı olduğu tezini kabul ederek adayı Amerika Birleşik Devletleri’nin toprağı saydı. Böylece, bir domuzun ölümüyle başlayan savaş, uluslararası hukuk yoluyla ve barışçı biçimde sonuçlandırılmış oldu. “Domuz Savaşı” hadisesi, ciddi diplomatik krizlerin bazen ne denli traji-komik sebeplerden doğabileceğine ve sağduyulu diplomasinin önemine dair öğretici bir örnektir.

Sal Üstünde İmzalanan Barış: Tilsit Antlaşmaları (1807)

Napolyon Bonapart (ortada) ile Rus Çarı I. Aleksandr (sağda), 25 Haziran 1807’de Tilsit’te Neman Nehri üzerinde hazırlanan salda buluşurken. Adolphe Roehn’in 1808 tarihli yağlı boya tablosu, tarafsız sularda gerçekleşen bu ünlü görüşmeyi resmediyor. Napolyon Savaşları sırasında imzalanan Tilsit Antlaşmaları, sadece içerikleriyle değil imzalanış şekliyle de tarihe geçen sıra dışı barış anlaşmalarıdır. 1806’da Prusya’yı yenilgiye uğratan ve 1807’de Rus ordusunu Austerlitz ve Friedland muharebelerinde mağlup eden Fransız İmparatoru Napolyon, Rus Çarı I. Aleksandr ile barış görüşmelerine girişti. İki imparator, Doğu Prusya’da Tilsit kasabası yakınlarında karşı karşıya geldiler ancak prestij kaygılarıyla birbirlerinin kampına gitmek istemediler. Bunun üzerine diplomatik çözüm olarak, Neman Nehri’nin tam ortasında büyük bir sal üzerine iki hükümdarın buluşacağı nötr bir platform inşa edildi​

25 Haziran 1807’de Napolyon ve Aleksandr, nehir üzerindeki bu salda bir araya gelerek müzakerelere başladılar. Günlerce süren görüşmeler neticesinde Temmuz 1807’de iki ayrı anlaşma imzalandı: Bunlardan biri Rusya ile Fransa arasında, diğeri ise yenilmiş durumdaki Prusya ile Fransa arasında barış koşullarını belirliyordu. Tilsit Barışı olarak anılan bu düzenlemeler sonucunda Napolyon, Avrupa’daki hakimiyetini pekiştirirken, Rusya’yı da Britanya’ya karşı kıta ablukasına destek vermeye ikna etti. Antlaşmanın imza töreni kadar içeriği de ilginçti: Napolyon, Rus Çarı’nın da rızasıyla Avrupa haritasını adeta yeniden çizdi; Polonya topraklarında Varşova Dükalığı kuruldu, Prusya toprakları önemli ölçüde küçültüldü. Bu gelişmeler Napolyon’un zirve dönemini işaret etse de, iki imparator arasında sal üzerinde kurulan dostluk kısa sürdü – Tilsit’te “ortak düşman” Britanya’ya karşı müttefik olan Fransa ve Rusya, beş yıl sonra birbirlerine karşı savaşa tutuşacaktı. Tilsit Antlaşmaları’nın sıradışılığı, dünya tarihinin güçlü liderlerini bir nehir üzerinde buluşturup barışa sahne olmasıyla akıllarda kalmıştır.

335 Yıl Süren “Savaş”: Scilly Adaları ile Hollanda Barışı (1986)

Tarih kitaplarında adı pek geçmese de tam 335 yıl boyunca kağıt üzerinde devam etmiş bir savaş vardır: 1651’den 1986’ya kadar sürdüğü kabul edilen bu çatışma, üstelik tek bir kurşun bile atılmadan sona ermiştir​​

İngiliz İç Savaşı esnasında, Cromwell liderliğindeki Parlamento kuvvetleri ile kralcılar arasındaki mücadele Britanya Adaları’nın en batı ucundaki Scilly Adaları’na kadar yayılmıştı. Kral yanlısı filolar Scilly Adaları’ndan hareketle Hollanda gemilerine de zarar verince, o dönemde tarafsız görünen Hollanda Cumhuriyeti zararlarını telafi etmek amacıyla 30 Mart 1651’de Scilly Adaları’ndaki kralcı yönetime resmen savaş ilan etti​

Bu ilan, tarihe dünyanın en uzun savaşı olarak geçecek Scilly Savaşı’nı başlatmış oldu. Ancak bu esnada İngiltere anakarasında kraliyet güçleri teslim olup iç savaş bitince, Hollanda donanması herhangi bir çatışmaya girmeden bölgeden ayrıldı. Ortada ne fiili bir muharebe ne de kayda değer bir husumet kalmıştı; fakat teknik olarak savaş ilanı geri çekilmeyi unuttukları için, Hollanda ve Scilly Adacıkları arasındaki savaş hali resmen devam ediyordu. Yüzyıllar boyunca kimse bu durumu fark etmedi. Gariplik de burada başlıyor: İki tarafın da unuttuğu bir savaş, üç asırdan uzun bir süre kağıt üstünde varlığını sürdürdü.

Ta ki 1980’lerde, Scilly Adaları yerel meclis başkanı ve tarihçi Roy Duncan bu efsanevi söylentinin peşine düşene kadar… Duncan, 1985 yılında İngiltere’deki Hollanda Büyükelçiliğine bir mektup yazarak arşivlerinde böyle bir savaş ilanının hâlâ yürürlükte olup olmadığına dair bilgi sordu. Büyükelçilik şaşırtıcı bir şekilde bazı belge ve kayıtlar bularak savaş durumunun resmen hiç sona erdirilmediğini doğruladı​

Bunun üzerine dostane bir girişimle, 17 Nisan 1986 tarihinde Scilly Adaları’na gelen Hollanda Büyükelçisi Rein Huydecoper ve yerel yetkililer bir araya gelerek resmi bir barış antlaşması imzaladılar​

Böylelikle, tam 335 yıldır kâğıt üstünde devam eden savaş esprili bir törenle son buldu. İmza töreninde Hollanda Büyükelçisi’nin söylediği şu sözler tarihe geçti: “Artık Scilly Adalıları geceleri rahat uyuyabilir; zira her an saldırıya uğrayabileceklerini düşünmek korkunç olmalıydı”​

Bu olay, dünyanın en uzun savaşının da resmen bittiğini müjdeledi. Scilly Adaları ile Hollanda arasındaki bu sıra dışı “savaş ve barış” hikâyesi, tarihsel belgelerin unutulup gitmesinin nasıl tuhaf durumlar yaratabileceğine güzel bir örnektir.

Andorra’nın I. Dünya Savaşı’nı Bitiren Barış İlanı (1958)

Dünya Savaşı gibi devasa bir küresel çatışmanın bir ülke tarafından “unutulabileceği” fikri absürt gelse de, Andorra örneğinde tam da böyle olmuştur. Pirene Dağları’nın küçük prensliği Andorra, I. Dünya Savaşı sırasında 1914’te Almanya’ya savaş ilan eden taraflar arasında yer aldı. Ancak savaş bittikten sonra imzalanan 1919 Versay Barış Konferansı’na Andorra davet edilmedi. Büyük devletlerin arasında kaybolup giden Andorra, bu ihmalkarlık sonucunda teknik olarak Almanya ile savaş durumunda kalmaya devam etti​

Fiiliyatta tabii ki ne bir çatışma ne bir husumet söz konusuydu; hatta Andorra’nın ortada bir ordusu bile yoktu. Yine de yasal bakımdan bakıldığında, 1920’ler, 1930’lar ve hatta II. Dünya Savaşı boyunca Andorra ile Almanya arasında barış imzalanmamış olması ilginç bir ayrıntı olarak kaldı. Bu durum, 1950’li yıllara gelinceye dek fark edilmedi. 1939’da bazı kaynaklar Andorra’nın hâlâ Almanya ile savaş halinde olduğunu yazdıysa da, kesin adım 1958’de geldi. 23 Eylül 1958 tarihinde Andorra devleti, resmi bir kararname yayımlayarak Almanya ile savaş haline son verdiğini dünyaya duyurdu​

Ertesi gün basında, “Andorra için I. Dünya Savaşı bitti” başlıkları yer aldı. Böylece I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden tam 40 yıl sonra, bu küçük ülke açısından barış resmen tesis edilmiş oldu. Gariplik seviyesi hayli yüksek olan bu vaka, uluslararası anlaşmalarda küçük aktörlerin unutulmasının nasıl tuhaf sonuçlar doğurabileceğinin bir göstergesidir. Bir anlamda, Andorra 1918’de elde edemediği barışı 1958’de kâğıt üzerinde de olsa kazanmıştır.

Tarih boyunca imzalanan barış antlaşmaları, her zaman alışılagelmiş diplomatik kalıplar içerisinde gerçekleşmemiştir. Yukarıda incelediğimiz örnekler, barışın tesis edilmesinde bazen ne denli acayip yol ve koşulların devreye girebildiğini ortaya koymaktadır. Savaşı kağıt üstünde yasaklama çabası, bir domuz yüzünden neredeyse savaş çıkaracak kadar gerilen sinirler, unutulan savaş ilanları veya haritalardaki hataları düzeltmek için atılan imzalar – tüm bu hikayeler, barış antlaşmalarının da kendi içinde birer tarihî olay olarak benzersiz karakterlere sahip olabildiğini gösteriyor. Elbette bu antlaşmaların her biri, kendi döneminin siyasi ve toplumsal koşullarının bir ürünüydü. Yine de “garip” ya da “sıradışı” olmaları, onlara dair merakı artırmakta ve dünya tarihinin renkli yanını gözler önüne sermektedir. Barış anlaşmaları incelenirken, sadece metinlerindeki hükümlere değil, aynı zamanda hangi şartlarda ve nasıl imzalandıklarına da bakmak, tarihe çok daha zengin bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Bu sayede, kalıcı barışın değerini ve savaşın absürtlüğünü bir kez daha idrak etmemiz mümkün oluyor.


Kaynaklar :

history.state.gov > Milestones in the History of U.S. Foreign Relations – Office of the Historian

en.wikipedia.org > Treaty of Tordesillas – Wikipedia

en.wikipedia.org > Pig War (1859) – Wikipedia

historic-uk.com – The 335 Year War – The Isles of Scilly vs the Netherlands

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir