Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un Fethinde Kullandığı ve İcat Ettiği Silahlar

1453 yılında Osmanlı Sultanı II. Mehmet (Fatih) komutasında gerçekleşen İstanbul’un fethi, askeri tarih açısından bir dönüm noktası kabul edilir. Asırlardır aşılamaz görünen güçlü Bizans surları, yoğun top ateşi ve diğer kuşatma teknolojileri karşısında sonunda dirençlerini yitirmiştir. Fatih Sultan Mehmet, genç yaşına rağmen hem geleneksel kuşatma yöntemlerini hem de dönemin en gelişmiş silahlarını ustalıkla bir araya getirerek fethe giden yolu hazırlamıştır. Özellikle büyük çaplı topların kullanımı, Orta Çağ boyunca savunma mimarisinin bel kemiği olan surlara karşı silah teknolojisinin belirleyici rolünü gözler önüne sermiştir​

Bu makalede, 15. yüzyıl Osmanlı askeri teknolojisinin genel durumu, İstanbul kuşatmasında kullanılan silahların tarihçesi, Fatih devrinde top döküm teknikleri ve yenilikleri, “Şahî” toplarının teknik özellikleri ve döküm süreci, kuşatma sırasında uygulanan diğer savaş araçları (lağım, mancınık, sur kazma, zırhlı kuleler vb.), Bizans sur sistemine karşı geliştirilen taktik ve teknolojiler ile Fatih Sultan Mehmet’in askeri mühendislik alanındaki bilgi ve desteği ele alınacaktır. Son bölümde ise İstanbul’un fethinde silah teknolojisinin oynadığı belirleyici rol, tarihsel bağlam ve eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilecektir.

15. Yüzyılda Osmanlı Askeri Teknolojisinin Genel Durumu

15. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu, ateşli silah teknolojisinin hızla geliştiği bir dönemde yükselişe geçmişti. Barutun ve topların harp sahnesine çıkması, geç Orta Çağ’ın en önemli dönüşümlerinden biriydi​. Osmanlılar, bu yeni teknolojiyi benimseme ve geliştirme konusunda oldukça atak davrandılar. Nitekim Osmanlı ordusunda top kullanımına dair ilk kayıtlar 14. yüzyılın sonlarında görülür; Yıldırım Bayezid döneminden itibaren topçuluk faaliyetlerinin kurumsallaştığına dair belgelere rastlanır​. Osmanlılar, İstanbul’un 1390’lı ve 1400’lü yıllardaki kuşatmalarında küçük çaplı ilk topları denemiş ancak bu erken denemeler belirleyici sonuç vermemiştir​. Bununla birlikte, 1430’da Selanik kuşatmasında top kullanımında başarı sağlanmış, 1440’larda da Avrupa ordularıyla girişilen muharebelerde Osmanlılar hem sahra topçuluğunu hem de düşmanın tabur (wagenburg) taktiğini yakından tecrübe ederek kendi teknoloji ve taktiklerini ilerletmişlerdir​. Bu tecrübeler ışığında, 15. yüzyıl ortasına gelindiğinde Osmanlı ordusu içinde topçu sınıfı kurumsallaşmış, top döküm ustaları ve topçular Kapıkulu Ocakları bünyesinde teşkilatlanmış durumdaydı​.

Osmanlı askeri teknolojisi, sadece toplarla sınırlı değildi; okçuluktan tüfekli piyadelere kadar hem geleneksel hem yenilikçi unsurları barındırıyordu. Ancak özellikle ağır kuşatma topları ve diğer barutlu silahlar konusunda Osmanlılar, çağdaşlarına kıyasla ileri bir seviyeye ulaşmışlardı. Kaynaklar, Osmanlı topçularının 15. yüzyılda ileri düzeyde balistik bilgiye sahip olduklarını belirtir; havan topları, iki parçalı büyük çaplı kuşatma bombardıman topları ve farklı kalibrelerde sahra topları bu dönemde Osmanlı envanterinde yer almaya başlamıştır​

Topların etkin kullanımı için kaliteli barut üretimi ve lojistik desteğe de önem veriliyordu. Avrupa devletlerinde topçular zanaatkâr sınıftan profesyonel askerliğe 16. yüzyıldan itibaren geçerken, Osmanlılar’da top dökümü ve kullanımına ayrılan ocaklar II. Murad devrinde (1420’ler) oluşturulmuştu​. Bu sayede 1450’lere gelindiğinde Osmanlı ordusu, büyük ölçekli topları üretebilen ve bunları sahada kullanabilecek eğitimli personele sahip bir güç konumundaydı.

Osmanlılar, askeri teknoloji transferine ve yeniliklere açık bir tutum sergilemişlerdir. Top dökümünde ve kullanımında yabancı uzmanlardan yararlanmak yaygın bir uygulamaydı. Özellikle Rumeli’de fethedilen bölgelerden ve Avrupa’dan usta toplar ve mühendisler Osmanlı hizmetine alınmıştır​

Devlet adamları, ulema veya halk arasında yeni teknolojilerin benimsenmesine ciddi bir direnç olmamış; aksine, faydalı görülen her türlü yeniliğin alınmasına padişahlar bizzat öncülük etmiştir​. Bu duruma verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, Fatih Sultan Mehmet’in Macar asıllı top döküm ustası Urban’ı (Orban) İstanbul kuşatması öncesinde yüksek bir ücretle hizmetine almasıdır​

Fatih, ayrıca kendi ülkesi içindeki yetenekli mühendis ve ustaları da (örn. Saruca Usta, Muslihiddin Usta gibi) destekleyerek büyük çaplı topların imalatını teşvik etmiştir. Özetle, İstanbul’un fethine giden süreçte Osmanlı askeri teknolojisi, mevcut en modern silahları üretip kullanabilecek kapasiteye ulaşmış, bu başarının ardında da hem kurumsal düzenlemeler (Topçu Ocağı’nın kurulması gibi) hem de yeniliğe açık bir vizyon yatmaktaydı.

Kuşatma Silahlarının Tarihçesi ve İstanbul Kuşatmasındaki Yeri

Tarih boyunca kuşatmalar, saldıran tarafın çeşitli mühendislik araçları geliştirmesine vesile olmuştur. Eskiçağ ve Orta Çağ boyunca surları yıkmak veya aşmak için mancınıklar, kuleler, koçbaşları, tüneller gibi pek çok kuşatma silahı kullanıldı. Mancınık (trebüşe) gibi torsiyon veya karşı ağırlıkla çalışan fırlatma makineleri, özellikle Orta Çağ’ın sonlarında surlara ağır taşlar atmakta en etkili geleneksel silahlardı. Öte yandan, barutun icadı ile birlikte 14. yüzyıldan itibaren topçular da kuşatma harp tarihine girmeye başladı​

İlk dönem ateşli silahlar oldukça ilkel ve etkisiz olsa da, kısa sürede hem İslâm dünyasında hem Avrupa’da yaygınlaştı​. 15. yüzyıla gelindiğinde ise kale kuşatmaları, hem eski usul mancınık ve kule gibi araçların hem de yeni usul bronz topların bir arada kullanıldığı hibrit bir karaktere büründü.

İstanbul kuşatması bu açıdan, eski ve yeni tekniklerin bir arada görüldüğü bir mücadele olmuştur. Surları dövmek için klasik trebuşeler (Bizans kaynaklarında “mancalon” olarak da geçer) Osmanlılar tarafından hala geniş çapta kullanılmıştır. Nitekim yakın dönem araştırmaları, mancınıkların 1453’teki fetihte yoğun şekilde kullanıldığını doğrulamaktadır​

Bu mancınıklar, özellikle gece veya sisli havalarda surlara taş ve yanıcı madde atarak düşmanı yıpratmak amacıyla görev yaptılar. Bunun yanı sıra, lağım kazma yöntemi (tünel kazarak surları içten patlatma) eski çağlardan beri kuşatmacıların başvurduğu bir taktik olup İstanbul kuşatmasında da önem arz etti. Yine hareketli kuşatma kuleleri ve büyük koçbaşları geçmiş kuşatmalarda olduğu gibi kullanılmak istendi.

Ancak İstanbul’un fethini önceki kuşatmalardan ayıran en büyük fark, ateşli silahların merkezi rolü oldu. Fatih’in emriyle surlar önüne getirilen büyük toplar, tarihte ilk defa böylesine güçlü bir savunma sistemini hedef aldı. Avrupa’da daha önce toplar kullanılarak bazı kalelerin düştüğü bilinse de, İstanbul’un çift katlı ünlü Theodosius surlarına yönelik bu ölçekte bir topçu taarruzu ilk örnekti

Sultan Mehmet, surların belirli bir kesimine aynı anda birçok topu bir araya getirerek yoğun bir ateş gücü oluşturdu. 7-8 büyük topu bir arada ateşleyip aynı noktayı sürekli döverek önce surları “yumuşatma”, ardından tamamen yıkma prensibi uygulandı​. Bu yöntem, kuşatma tarihine yenilik getiren bir uygulamaydı ve büyük ölçüde başarılı oldu. Top atışlarıyla gedik açılan noktalar, Osmanlı saldırılarına karşı savunmasız hale geldi.

Kuşatma sırasında klasik ve modern silahların birlikteliği dikkat çekicidir. Osmanlı ordusu, büyük şahi topları ile surları döverken, aynı zamanda mancınıklarla atış yapmaya devam ediyordu. Küçük çaplı toplar ve el topları (erken dönem tüfek veya bombardalar) da Yeniçeriler tarafından siper savaşında kullanıldı. Öte yandan Bizans tarafı da elindeki az sayıdaki top ve mancınıklarla savunmaya çalıştı; fakat sayıca ve güççe üstün Osmanlı topçusu karşısında etkileri sınırlı kaldı. Sonuç olarak, İstanbul’un kuşatmasında kuşatma silahlarının tarihsel gelişimi doruk noktasına ulaştı: Geleneksel tahrip araçları son kez büyük bir rolde boy gösterirken, yeni dönem top teknolojisi zaferin anahtarı oldu. Bu fetih, sur savaşlarının çehresini değiştirerek ilerleyen yıllarda Avrupa’da savunma mimarisinin (örneğin Italya’daki “trace italienne” tarzı yıldız tabyaların) ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Gerçekten de, İstanbul’un düşüşü antik sur sistemlerinin artık top gücü karşısında güvenilir olmadığını dünyaya gösterdi​

Fatih Sultan Mehmet Döneminde Top Döküm Teknikleri ve Yenilikler

Fatih Sultan Mehmet dönemine gelindiğinde Osmanlılar, büyük çaplı bronz toplar dökme teknolojisinde önemli bir birikim oluşturmuşlardı. Sultan Mehmet, tahta çıkar çıkmaz topçu teknolojisine özel önem verdi ve devlet imkanlarını büyük topların imaline seferber etti. İstanbul kuşatmasından hemen önce Edirne’de ve diğer merkezlerde büyük kuşatma topları döküldü. Bu dönemde Tophâne-i Âmire adıyla bilinen sürekli bir top dökümhanesinin temelleri atıldı. Nitekim İstanbul’un fethinden sonra başkentte birden fazla top dökümhanesi kurulmuş, bunların en ünlüsü olan Tophane Dökümhanesi özellikle kuşatma için dev bronz toplar üretmekle görevlendirilmiştir​

Bu tesislerde 60–100 cm çapında devasa gülleler dökülüp işlenebilmekteydi​. Fatih döneminden sadece bir süre sonra (örneğin 1562 yılında) Osmanlı dökümhanelerinin yüzlerce top üretebilecek kapasiteye erişmiş olması, temelin ne denli sağlam atıldığının göstergesidir​. Top döküm teknikleri bakımından, 15. yüzyıl ortasında Osmanlılar zamanın en ileri yöntemlerini uyguladılar. Büyük toplar genellikle tunç/bronz alaşımından dökülüyordu. Bronz, demire kıyasla daha pahalı olmakla birlikte, dayanıklılığı ve döküm kolaylığı sebebiyle tercih edilmiştir​

Demirin yüksek ısıda dökümü ve işlenmesi o dönemde zor olduğundan, Osmanlı topçuları büyük çaplı silahlarda bronz kullanarak daha güvenilir sonuçlar elde ettiler. Fatih döneminde Demirköy gibi maden işletmelerinde büyük miktarda demir cevheri işlendiğine dair bulgular olsa da, bu demir daha çok gülle ve kuşatma teçhizatı için kullanılmış; top namlularında asıl malzeme bronz olmuştur​

​Döküm işlemi, devasa bir kalıp ve eritme ocağı gerektiriyordu. Top ustaları, kil ve kilden yapılan kalıpları yere gömerek ya da özel kalıplar içinde bronzu eritip dökmüşlerdir. Döküm esnasında metalin düzgün yayılması ve çatlama olmaması için yavaş soğutma teknikleri uygulanmış, kalın cidarlı namlular günlerce bekletilerek mukavemet kazandırılmıştır (bu hususlar, modern araştırmalarca da incelenmiştir​.​

Fatih’in top dökümüne getirdiği en büyük yeniliklerden biri, olağanüstü büyüklükteki topların üretimine cesaret etmesi ve bunu gerçekleştirebilmesidir. Onun talimatıyla usta Ali, Müslihiddin, Saruca ve Urban’a devrin “en büyük topları” döktürüldü​

Burada kastedilen toplar, yaklaşık 80–90 cm iç çapında (kalibre) ve 6–8 metre namlu boyuna sahip muazzam bombardıman toplarıydı. Bu denli büyük bir topun dökümü, zamanın teknolojisiyle son derece zorlu bir işti. Topun ağırlığı 15–20 ton gibi inanılmaz seviyelere ulaştığından, dökümde hata olmaması için hassas hesaplamalar yapıldı. Bu süreçte Fatih Sultan Mehmet’in bizatihi döküm faaliyetini takip ettiği, kritik hesaplamalara bizzat nezaret ettiği rivayet edilir​

Nitekim bazı kaynaklar, Macar usta Urban’ın sadece döküm tekniğini bildiğini ancak balistik hesaplardan anlamadığını, topların menzil ve güç hesaplarını bizzat Fatih’in yaptığını aktarır​. Bu anlatım, Fatih’in mühendislik konusundaki merak ve bilgisini yansıtır mahiyettedir.

Döküm tekniklerindeki bir diğer yenilik, iki parçalı topların tasarlanması olmuştur. Urban Usta’nın döktüğü büyük top ve benzerleri, namlu ve kundak (ya da arka kovan) olmak üzere iki ayrı parça halinde dökülmüştür. Bu parçalar vidalı bir mekanizma ile birleştirilerek atışa hazır hale getirilirdi​. İki parçalı tasarım sayesinde, bu dev cüsseli topların nakliyesi ve mevzilere yerleştirilmesi kolaylaşmaktaydı. Parçalar ayrı ayrı taşındıktan sonra kuşatma mevziinde monte ediliyor, atış pozisyonuna getiriliyordu​

Bu teknik yenilik de Osmanlı dökümcülerin dönemin ihtiyaçlarına pratik çözümler ürettiğini gösterir. Ayrıca Fatih devrinde havan topu denilen, yüksek açıyla atış yaparak surların arkasına mermi düşürmeye yarayan kısa namlulu toplar da geliştirilmiştir. Bilhassa rivayete göre Fatih, Haliç’te demir zincir nedeniyle açılamayan alana gülle düşürmek ve düşman gemilerini batırmak için bir havan topunun planını bizzat çizip topçularına inşa ettirmiştir​

Bu havan, Osmanlıların kuşatma teknolojisindeki yaratıcılığına bir örnek teşkil eder. Özetle, top döküm tekniklerinde Fatih döneminde görülen yenilikler, ölçek (çok büyük kalibre), yapı (iki parçalı vidalı tasarım) ve çeşitlilik (uzun menzilli bombardıman topları, havanlar vs.) açılarından Osmanlıları çağının öncüsü konumuna getirmiştir.

Şahî Toplarının Teknik Özellikleri ve Döküm Süreci

Şahî topları, İstanbul’un fethinde ün kazanmış, dönemin en büyük kuşatma toplarıdır. “Şahî” kelimesi, bu topların “Şah’a layık” yani kraliyet topu niteliğinde, en büyük ve en kudretli toplar olduğunu ifade eder. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul surlarını dövebilmek için birkaç adet dev şahi topu döktürmüştür. Bu toplardan biri Macar Urban ustaya, diğerleri Saruca ve Muslihiddin ustalara imal ettirilmiştir​

Yaklaşık üç ay gibi bir sürede üretimleri tamamlanan bu toplar, kuşatma öncesinde Edirne’de test edilmiş ve ardından İstanbul önlerine nakledilmiştir​. Dönemin tarihçisi Kritovulos ve bazı çağdaş kaynaklar, Edirne’de deneme atışı yapılmadan evvel halkın uyarıldığını, çünkü topun patlama sesi ve gümbürtüsünün kilometrelerce öteden hissedilecek kadar şiddetli olduğunu belirtir​

Bu anekdot bile söz konusu şahi topunun gücüne dair bir fikir vermektedir. Şahî topunun teknik özellikleri, onu zamanının en ürkütücü silahı haline getirmiştir. Çeşitli kaynaklara göre Urban Usta’nın döktüğü büyük şahi topunun namlu iç çapı yaklaşık 90 santimetre kadardı​. Bu, topun atacağı güllelere dair de bir fikir verir: Yaklaşık 600 ila 800 kilogram ağırlığında kocaman taş gülleler kullanılıyordu​

Gerçekten de Fatih, İstanbul surlarını yıkmak için 800 kg’lık gülleler fırlatabilen bu toplara bel bağlamıştı​. Güllelerin menzili ise çağdaşlarına göre etkileyici düzeydeydi. Şahi topunun, yaklaşık 1200–1500 metre (1 – 1,5 km) mesafeye bu devasa taş mermileri atabildiği kaydedilmiştir​. Bu menzil, Osmanlı ordugahını surların güvenli sayılabilecek bir uzaklığına kurup yine de etkili atış yapabilme imkanı tanımıştır. Topun toplam ağırlığı 15–16 ton civarındaydı ve namlu uzunluğu birkaç metreyi buluyordu. Örneğin İstanbul Askeri Müzesi önünde sergilenen fetih dönemine ait benzer bir büyük top, 424 cm namlu boyu, 63 cm dış çapı ve yaklaşık 15 ton ağırlığıyla dikkati çeker​(bu parça muhtemelen tek gövdeli bir örnektir). Şahi toplarının bir diğer ünlü örneği, fetihten yaklaşık 10 yıl sonra dökülen “Dardanelles (Çanakkale) Topu”dur. Bu top da Urban’ın şahi topuna benzer şekilde iki parçalı olarak tasarlanmış, 8 tonluk arka kovanı vidalarla ön kısma bağlanmıştır​

Çanakkale Topu, 1807’de İngiliz donanmasına karşı savunmada kullanılacak kadar dayanıklı kalmış ve nihayet 19. yüzyılda hatıra olarak İngiltere’ye gönderilmiştir​. Bu, Fatih devri toplarının dayanıklılığına örnek gösterilebilir.

Şahi toplarının dolduruş ve atış süreci, boyutları nedeniyle oldukça meşakkatliydi. Öncelikle top namlusunun içine, insan boyunu aşan çapta bir taş gülle vinç ve kızak yardımıyla yerleştiriliyordu. Ardından gülle ile barut arasında sıkıştırma sağlamak için “tampan” denen ahşap takozlar ve yün-keçe karışımı fitiller kullanılıyordu​

Bu işlem, topun her atışından sonra tekrarlanmak zorundaydı. Dolayısıyla şahi toplarıyla günde ancak birkaç atış yapılabiliyordu. Bazı kaynaklar bu büyük topların günde 7-8 kez ateşlenebildiğini belirtmiştir ki bu, yaklaşık her 3 saatte bir atış anlamına gelir. Bu süre zarfında namlunun soğuması, çatlak oluşmaması ve yeniden barut doldurulması gibi hazırlıklar tamamlanırdı. Hatta rivayetlere göre, Urban’ın döktüğü dev topun ilk atışlarının ardından aşırı ısınma yüzünden çatlamaması için soğuk zeytinyağı ile yağlandığı veya topun etrafına ıslak deriler sarıldığı anlatılır. Ne var ki, aşırı yükleme nedeniyle Urban’ın büyük topu kuşatmanın ilk günlerinde çatlayarak kullanılamaz hale gelmiş, hatta ustası Urban’ın bile bu patlamada hayatını kaybettiği bazı tarihçilerce iddia edilmiştir​. Bu durumda Osmanlılar kuşatmaya kendi döktükleri diğer şahi toplarla devam etmiştir​.

Her ne kadar bu anlatım kesin olmasa da, dev topların kullanım risklerine işaret etmektedir. Nitekim Fatih’in yaptırdığı diğer şahi toplar kuşatma sonuna dek atışa devam etmiş ve daha güvenilir bir performans sergilemiştir​. Bu devasa topların nakliyesi ve mevzilenmesi de başlı başına bir mühendislik başarısıydı. Edirne’de dökülen şahi topları İstanbul önlerine getirmek iki ayı bulmuştur​

Yolların tesviyesi, köprülerin güçlendirilmesi gibi hazırlıklar yapılmış; topun ağırlığı nedeniyle güzergâh özel olarak planlanmıştır. Tarihçiler, bu toplardan birinin 30 araba ve 140 öküz ile çekildiğini, ayrıca topun yolda devrilmemesi için 200 askerin yanlara destek verdiğini kaydederler​. Evliya Çelebi de bu nakliye kafilesini tasvir ederken, önde 10 bin akıncının eşlik ettiğini, topu ise 60 çift öküzün güçlükle çekebildiğini yazarak işi biraz abartmıştır​

Top, kuşatma hattında kullanılacağı mevziye ulaştırıldıktan sonra yere sabitlenmiş kütükler ve toprak setler üzerine oturtuluyordu. Geri tepmesi çok şiddetli olduğu için arkasına yığma toprak setler yapılıyor, her atış sonrası topun biraz gerilemesine izin verilip yeniden öne çekiliyordu. Kuşatma boyunca bu şahi topları özellikle surların belirli kesimlerine odaklanarak ateşlendi ve İstanbul surlarının asırlar boyu güvenliğini sağlayan o kalın taş bedenlerde daha önce görülmemiş büyüklükte gedikler açıldı​

Sonuç olarak, şahi toplarının teknik üstünlükleri (muazzam çap, ağır gülle, uzun menzil) ve bunların etkin kullanımı, fethin en kritik unsurlarından birini oluşturmuştur.

Kuşatma Sırasında Kullanılan Diğer Silahlar: Lağımcılık, Mancınık, Sur Kazma Sistemleri, Zırhlı Kuleler vb.

İstanbul kuşatmasında toplar başroldeyse de, Osmanlılar bunun yanında pek çok yardımcı kuşatma silahı ve tekniği kullandılar. Lağımcılık (tünel kazarak sur altına patlayıcı yerleştirme) bunların başında gelir. Osmanlı ordusunda lağımcı adı verilen özel birlikler, surların altına tüneller kazarak barut fıçıları yerleştirmek suretiyle duvarları zayıflatmaya çalıştılar. Bu taktik, özellikle kalın surları yukarıdan yıkmak zor olduğunda altyapıdan çökertme amacı güder. İstanbul kuşatması sırasında lağımcılar, surların çeşitli noktalarına doğru birden fazla tünel kazdılar. Tünellerin uçlarına büyük barut fıçıları konularak patlatılıyor, yahut sur temel taşları altına oyularak destek kirişleri yakılmak suretiyle duvarların çökertilmesi hedefleniyordu​

Gerçekten de, tarihçi Feridun M. Emecen’in belirttiği üzere, iyi planlanmış tüneller ve lağımlar “toplar kadar etkili oldu” – zira surların altına patlayıcı yerleştirilip bazı kule ve duvarlar çökertilebildi​. Özellikle Topkapı civarındaki büyük bir sur kulesinin lağım yoluyla tahrip edilmesi, savunmada onarılamaz bir gedik açmış ve nihai hücumun buradan yapılmasına imkan tanımıştır​. Bu olay, lağımcıların fetihte oynadığı kritik rolü gözler önüne serer.

Bununla birlikte, Bizans tarafı da Osmanlı lağımlarına karşı karşı tünel kazma ve sabotaj faaliyetlerinde bulundu. İmparatorluğun hizmetinde, Johannes Grant adında bir Cenevizli veya Alman asıllı mühendis lağım savaşlarında uzmanlaşmıştı. Bizanslılar gece vakti yer altından gelen kazma seslerini dinleyerek Osmanlı tünellerinin yerlerini tespit etmeye çalıştılar. Nitekim 23 Mayıs 1453’te surların Ceneviz Mahallesi yakınındaki Kalegarya Kapısı civarında bir Osmanlı tüneli keşfedildi. Bizanslılar derhal tünelin içine yanıcı maddeler atıp ateşe verdiler; tünel çökerken içerideki birçok Osmanlı lağımcı sıcaktan ve dumandan boğularak can verdi​.

İki Osmanlı lağım ustası sağ yakalandı ve sorguda diğer tünellerin yerlerini söylemeleri sağlandıktan sonra idam edilip cesetleri ibret için surlardan aşağı atıldı​. Ertesi gün bir başka tünel daha ortaya çıkarıldı; onun da girişi kapatılarak etkisiz hale getirildi​

Ancak tüm bu karşı çabalara rağmen Osmanlılar bazı noktalarda lağım faaliyetlerini sürdürmüşler ve en az bir büyük patlamayla surlarda gedik açmayı başarmışlardır. Lağımcı birlikleri, gösterdikleri yararlılıktan ötürü fetih sonrasında da Osmanlı ordusunda kalıcı bir sınıf haline getirildi. Rivayete göre, Lağımcı Ocağı İstanbul’un fethini takiben Fatih Sultan Mehmet döneminde resmen teşkilatlandırılmıştır​. Bu da Osmanlıların lağımcılığa verdiği önemin bir göstergesidir.

Kuşatmada kullanılan bir diğer klasik silah mancınıklar idi. Yukarıda da değinildiği gibi, Osmanlılar fetih sırasında çok sayıda mancınığı surlara karşı seferber etmişlerdi. Mancınıklar ile sadece taş değil, bazen yanıcı madde veya kükürt karışımlı “ateş bombaları” da atılıyordu. Amaç, sur üstündeki savunucuları dağıtmak, geceleri uykusuz bırakmak ve tamir faaliyetlerini engellemekti. Ayrıca lağım patlatılan gedikleri genişletmek için de mancınıklarla atış yapıldığı olmuştur. Osmanlı kayıtlarında “füzeler” veya “ateş güllesi” tabirleriyle anılan basit roketler ve el bombaları da kuşatmada kullanılmış olabilir. Yeniçerilerin bir kısmı humbaracı (el bombası atan asker) olarak yetişmişti; barutla doldurulmuş toprak veya metal kapları düşman üzerine atarak küçük çaplı patlamalarla zarar veriyorlardı. Bu tür silahlar, özellikle surlara tırmanma esnasında müdafileri dağıtmak için kullanılmıştır.

Osmanlıların surlara yaklaşmak ve gediklere ulaşmak için uyguladıkları sur kazma ve tahrip sistemleri de dikkat çekicidir. Top atışları ve lağım patlamalarıyla hasar gören surların yıkıntılarını temizlemek veya zayıflamış kısımları çökertmek üzere askerler beden duvarlarına yaklaşmıştır. Bunu yaparken korunmak için çeşitli düzenekler kullandılar. Örneğin tahkimli siper hatları kazıldı: Ordugâhtan surlara doğru zigzag ilerleyen hendekler açılarak askerlerin yaklaşması sağlandı. Bu hendeklerin üstü ve yanları ahşap kalaslar, örme hasırlar ve ıslatılmış hayvan postları ile kaplanarak kapalı bir koridor haline getirildi​

Venedikli doktor Nicolo Barbaro, günlük tarzında kaleme aldığı fetih anlatısında, Osmanlıların surlara doğru yere paralel bir yol kazdığını ve bu yolun iki yanını ve üstünü çift sıra kalaslarla örterek bir tür tünel oluşturduklarını yazar; ayrıca bu yapının üzerine de develerin derilerini serip içeridekileri ateşe ve atışlara karşı koruduklarını belirtir​.

Bu koridorun ucu sur dibindeki bir ahşap kuleye bağlanmış ve kulenin içine yerleştirilen Osmanlı askerleri sur altını kazmaya başlamışlardır​. Bu ifade, Osmanlıların sur kazma işini emniyetli biçimde yürütmek için ne denli sofistike önlemler aldığını gösterir. Sur dibine ulaşıldığında, temelleri oymak veya gedik açılan yeri genişletmek için balyozlar, keski ve kazmalar kullanılıyordu. Bu yöntem, lağım patlatmaya kıyasla daha zahmetli ancak sessiz olduğundan, özellikle kuşatma ilerledikçe ve surlar zayıfladıkça devreye girmiştir.

Osmanlı ordusu ayrıca hareketli kuşatma kuleleri ve çeşitli korunma düzenekleriyle surlara yaklaşmayı denedi. Ahşap malzemeden inşa edilen ve zırhla (kalın deri veya metal plaka) kaplanan kuleler, askerlere sur yüksekliğine tırmanma imkânı veriyordu. Kuşatma tarihinin bilinen en eski taktiklerinden olan bu mühimmat kuleleri, İstanbul önlerinde de görülmüştür. Osmanlılar en azından bir noktada surlardan biraz uzakta büyük bir ahşap kule kurarak onu yuvarlayarak yaklaştırma teşebbüsünde bulundular. Bu kuleler, alt kısımlarına monte edilen tekerlekler veya makaralar yardımıyla hendeklere indirilip duvarlara yanaştırılırdı. Fakat İstanbul savunucuları bu kulelere karşı hazırlıklıydı. “Rum ateşi” (Grejuva) denen yanıcı karışımı ve oklarla bu kuleleri hedef aldılar. Bizans kaynakları, Osmanlıların getirdiği kuşatma kulelerinin üzerine Yunanca “Yalimos” denen, muhtemelen Grejuva benzeri bir alevli karışım dökerek ateşe verdiklerini kaydeder. Nitekim modern çalışmalar da 1453’teki kuşatma sırasında Osmanlı kuşatma kulelerinin Bizanslılarca Grejuva ile yakıldığını belirtir​

Ağır zırhlarla kaplanmış olsa da, bu tip kuleler ateşe karşı tam korunaklı değildi. Osmanlıların kule girişimi, surları yıkmakta olan topların gölgesinde ikinci planda kaldı ve nihai başarıyı getiren unsur olmadı. Ancak yine de, Osmanlı kuşatma taktiklerinin ne denli çok yönlü olduğunu göstermesi açısından önemlidir: Top gülleleriyle uzak mesafeden vurarak, lağımlarla altını oyup patlatarak, kule ve siperlerle yaklaşıp tırmanarak – yani her koldan surları zorlamışlardır. Bu kombinasyon, savunmacıların dikkatini dağıtmış ve direncini zayıflatmıştır.

Son olarak, Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında oynadığı yardımcı rolden bahsetmek gerekir. Haliç’in önüne gerilmiş zincir yüzünden Osmanlı gemileri şehrin bu zayıf noktasına girememiş olsa da, Fatih dahiyane bir planla kalyonlarını karadan yürüterek Haliç’e indirmiştir. 21 Nisan 1453 gecesi yaklaşık 70 parçalık bir filoyu, Tophane sırtlarından kızaklar ve silindirler üzerinde kaydırarak Haliç’e sokmuştur. Bu olay, yalnızca psikolojik üstünlük sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Bizans’ın iki ateş arasında kalmasına yol açmıştır. Batılı tarihçiler Fatih’in bu hamlesini “olağanüstü teknik kapasite”nin bir göstergesi sayarlar​.

Gemilerin Haliç’e indirilmesiyle, surların deniz tarafındaki zayıf noktaları da tehdit altına girmiş, ayrıca Bizans savunmasının morali bozulmuştur. Osmanlılar Haliç’te konuşlanır konuşlanmaz, zincirin gerisindeki savunmayı top ateşiyle baskı altına aldılar. Haliç girişine hâkim tepelerde ve Kasımpaşa tarafında toplar yerleştirilerek Bizanslıların deniz yoluyla ikmal yapma umudu tamamen yok edildi​.

Bu gelişme, kuşatmanın seyrini Osmanlılar lehine hızlandırdı. Böylece karada ve denizde kuşatma çemberini tamamlayan Osmanlılar, mühendislik dehası ile stratejik zekâyı birleştirerek zaferin kapısını ardına kadar araladılar.

Bizans Sur Sistemine Karşı Geliştirilen Taktik ve Teknolojiler

İstanbul’un sur sistemi, tarih boyunca kuşatmacılara dehşet salan bir savunma mimarisi olarak biliniyordu. Özellikle kara tarafındaki Theodosius surları, ardışık üç savunma hattından oluşuyordu: En dışında geniş ve derin bir hendek, onun gerisinde daha alçak bir dış sur (peribolos), en içeride ise esas yüksek iç sur ve çok sayıda kule bulunmaktaydı​

Dış hendek yaklaşık 15–20 metre genişliğinde ve derinliği bazı yerlerde 10 metreyi bulan bir yapıya sahipti; hendek aşıldıktan sonra karşılaşılan dış sur 8-9 metre yükseklikte, içerideki ana sur ise 12 metreyi aşan heybetiyle saldırganları caydırmaktaydı. İç ve dış surlar arasında takriben 15–20 metrelik bir ara savunma alanı (parapetli gezinti yolu) vardı ki bu alan savunan askerlere ikinci bir mevzi sağlıyordu​.

Ayrıca iç sur üzerinde her ~50 metrede bir yükselen yüksek kuleler vardı; bu kuleler okçu ve topçu platformu işlevi görmekteydi. Bizans imparatorları, yaklaşık 5. yüzyıldan beri bu savunma sistemini sürekli tamir ve takviye ederek 800 yıl boyunca şehri karadan gelen tehlikelere karşı korumayı başarmışlardı​. 1453 yılına gelindiğinde de şehir surları halen sağlam durumdaydı ve Orta Çağ’ın en muhkem tahkimatı olarak görülüyordu.

Fatih Sultan Mehmet, böylesine güçlü bir sur sistemini alt edebilmek için çok yönlü bir strateji izledi. Öncelikle, kuşatma başlamadan önce Boğaz’ın kuzeyine inşa ettirdiği Rumelihisarı (Boğazkesen) ile Karadeniz’den gelecek Bizans yardımlarını kesti. Bu, surların denizden takviye almasını engellemeye yönelik bir ön adımdı. Karada ise ordu İstanbul’a ulaşır ulaşmaz sistemli bir şekilde surların etrafını kuşattı. Fatih, taarruzun odaklanacağı zayıf noktaları doğru tespit etmişti: Eski kaynaklar onun özellikle surların en zayıf halkası sayılan St. Romanos (Topkapı) çevresine yoğunlaştığını belirtir. Bu bölgede Kara Surları nispeten daha alçak ve bir önceki depremde kısmen zarar görmüş haldeydi. Dolayısıyla Osmanlı topçusunun başta en büyük şahi topları olmak üzere birçok topunu bu kesime yönlendirdiği anlaşılır. Gerçekten de, Osmanlı topları şehrin belirli bir bölgesine tekrar tekrar ağır gülleler fırlatarak Theodosius surlarında gedik açmaya odaklandılar​. Topçu ateşi o kadar yoğundu ki, surların önündeki hendek bile kısmen molozla doldu; zira devasa taş bloklar koparak hendeğe düştü, Osmanlılar da bunu fırsat bilip yıkılan yerleri doldurarak yaklaşma yolunu düzleştirdiler.

Fatih’in surları düşürmek için geliştirdiği taktiklerin başında, eşgüdümlü ve sürekli top ateşi gelir. Kuşatma boyunca hemen her gün, özellikle de gece-gündüz aralıksız birkaç büyük çaplı top aynı hedefe ateş etti. Bizanslıların gündüzleri yaptıkları tamirler, geceleri atılan güllelerle tekrar tahrip ediliyordu​

Venedikli Barbaro, bir ara verilen hasarı onarmaya çalışan Bizans işçilerine Osmanlıların durmaksızın ok, tüfek ve top atışı yaptığını, yerlerin Türk askerleriyle kaynadığını ve tek bir taşın bile yerine konmasına izin vermediklerini yazar​. Bu sürekli baskı, savunmacıların nefes almasını engelledi ve surların zayıflayan yerlerini daimi olarak açık tuttu. Osmanlı topçularının ileri balistik hesaplarla ateş açtığı, nişan hassasiyetinin de oldukça yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle çatlak oluşan burçlara isabetli atışlarla yüklenerek, tamiri mümkün olmayan yapısal hasarlar verdiler.

Topçu ateşiyle paralel biçimde uygulanan bir diğer taktik, yukarıda ayrıntılarıyla bahsedilen lağım kazıları idi. Osmanlılar, top atışıyla yıkamadıkları sağlam kuleleri ve duvar bölümlerini alttan patlatarak çökertmeye çalıştılar. Bu da Bizans sur sistemine karşı geliştirilmiş bir kontrataktik idi, zira surların kalınlığı ve çok katmanlı oluşu sebebiyle sadece yüzeyden gelen güce dayanacak şekilde inşa edilmişlerdi; altlarından gelen bir patlama, ne kadar sağlam olursa olsun duvarları yerle bir edebilirdi. Nitekim Topkapı civarındaki kule örneğinde görüldüğü gibi, lağım taktiği başarılı olduğunda iç ve dış surun aynı anda çökmesi mümkün olabilmekteydi​. Bu da savunma için ölümcül bir sonuç doğurmaktaydı. Fatih’in lağımcılara verdiği destek ve onların sağladığı gedikler, klasik sur savunması prensiplerini boşa çıkarmıştır.

Ayrıca Fatih, psikolojik ve stratejik hamlelerle de Bizans savunmasını yıprattı. Örneğin Haliç’e indirilen Osmanlı donanması, kara surlarına paralel olarak deniz surlarında da panik yarattı. Artık Bizans hem içeride ikiye bölünmüş bir savunma hattı kurmak hem de sınırlı kuvvetlerini geniş bir cepheye yaymak zorunda kalmıştı. Osmanlılar bu durumdan istifade ederek, 28-29 Mayıs gecesi final hücum öncesi surların farklı noktalarına sahte veya oyalama taarruzları düzenlediler. Böylece Bizans askerleri uykusuz bırakıldı, sürekli alarm durumunda yoruldu. Nihayet 29 Mayıs sabaha karşı başlayan genel hücumda, Osmanlı ordusu eş zamanlı ve çok cepheli bir taarruz gerçekleştirdi. Yeniçeriler başta olmak üzere en seçkin birlikler, günlerdir top atışlarıyla zayıflatılan St. Romanos kapısı çevresindeki büyük gedikten şehre girmeye odaklanırken; başka birlikler Edirnekapı ve Blakhernai taraflarında saldırı gösterileri yaptı. Bu taktik, savunmanın yığılmış olduğu merkezi noktayı bile zayıflattı ve Osmanlılar gedikten içeri sızmayı başardılar. Bir kez içeri girildikten sonra, Bizans’ın çok katmanlı sur sisteminin avantajı kalmamıştı; zira Osmanlı askerleri artık surların gerisine de sarkabilmekteydi.

Fatih’in surlara karşı belki de en özgün teknolojik hamlesi, “şahi” topların kombinasyonu ile diğer araçların sinerjik kullanımı oldu. Örneğin büyük topların yıkamadığı bir yeri küçük havan topları dövüyor, lağımların zayıflattığı bir noktaya hareketli kule sevk ediliyor, mancınık atışları tamir ekiplerini dağıtıyor, aynı anda tüfekli piyadeler yaklaşıp sedirler kuruyordu. Bu çok yönlü taarruz konsepti, o döneme kadar ağırlıkla pasif direniş ve yer yer karşı saldırı mantığına dayanan Bizans savunmasını çözümsüz bıraktı. Bizans’ın elinde bulunan Grejuva (Rum ateşi), birkaç Osmanlı kulesini yakmakta kullanıldıysa da genel gidişatı değiştiremedi​. Küçük kalibre Bizans topları ise Osmanlı şahi toplarının menzili ve tahrip gücü yanında cüce kalmıştı. Neticede Fatih Sultan Mehmet, teknik üstünlüğü taktik dehayla birleştirerek Theodosius surlarının tarihte ilk ve son kez topyekûn düşüşünü sağladı. Bu zafer, kaleler ve surlar çağının sonunu getirirken, top gücünün mutlak belirleyiciliğini ispatlamıştır​.

Fatih Sultan Mehmet’in Askeri Mühendislik Konusundaki Bilgi ve Desteği

Fatih Sultan Mehmet, sadece bir hükümdar olarak değil, aynı zamanda bir askeri mühendislik meraklısı olarak da temayüz etmiştir. Henüz şehzadelik yıllarında matematik, coğrafya ve harp sanatı üzerine eğitim aldığı bilinir. Onun teknik bilgilere yatkınlığı fetih planlarının pek çoğunda görülür. Özellikle İstanbul’un fethi gibi muazzam bir harekatın alt yapısında padişahın bizzat teknik konulara eğilmesi önemli bir etkendir. Fatih, kuşatma hazırlıkları sırasında top dökümü, sur tahkimatı, lağım kazıları gibi konularla yakından ilgilenmiştir. Kendi notlarında (ünlü olduğu iddia edilen fakat kesin kanıt bulunmayan “Fatih’in defteri”) sur planları ve çeşitli alet çizimleri olduğu rivayet edilmiştir​. Bu anekdotlar bir yana, somut tarihi veriler Fatih’in mühendislik konularında karar verici rol oynadığını gösterir.

En belirgin örnek, Macar top ustası Urban’ın istihdamı meselesidir. Bizans İmparatoru Konstantin’in ödeyemediği maaş talebi üzerine Osmanlı hizmetine giren Urban, büyük toplar dökebileceğini ancak menzil hesabını bilemediğini iletince​, Fatih ona cömert bir maaş vererek (kaynaklara göre önceki teklifinin dört katı ücretle​ ekibine kattı. Fatih’in sadece parayla yetinmeyip, Urban’ın çalışmalarını bizzat denetlediği ve yönlendirdiği görülür. Yukarıda değinildiği gibi, Urban’ın döktüğü topun balistik hesaplarını dahi Fatih Sultan Mehmet kendisi yapmıştır​

Padişah, topun istenen mesafeye atış yapabilmesi için gereken barut miktarı, namlu açısı gibi teknik ayrıntılara vakıf olacak derecede konuyu incelemiştir. Bu durum, bir hükümdarın harp teknolojisine gösterdiği ender ilgilerden biridir ve Fatih’in sonuç alma arzusunu da yansıtır.

Fatih’in mühendislik dehasını gösteren bir diğer husus, yaratıcı çözümler üretebilmesidir. Bunun güzel bir örneği olarak kaynaklarda geçen havan topu tasarımı zikredilebilir. Kuşatma sırasında Haliç’teki düşman gemilerini batırmak veya deniz duvarlarının gerisine mermi düşürmek için Fatih, mevcut topların işe yaramadığını görmüş ve daha yüksek açıyla atış yapacak bir top tasarlatmıştır. Bu top, bugün havan olarak bildiğimiz, kısa namlulu ve kavisli atışlı bir silahtı. Bazı tarihçiler, havan topunun mucidinin bizzat Fatih olduğunu söyleyecek kadar ileri giderler​

Gerçekten de, bir padişahın kuşatma ortasında mühendislerini toplayıp “gemileri hedef alabilecek bir top yapın” talimatı vermesi ve hatta bunun teknik çizimlerine katkı sunması dikkat çekicidir. Fatih, sonunda söz konusu havan topu ile Haliç’te demirli bir Bizans teknesini batırmayı başarmıştır (bu hadise, Barbaro’nun günlük notlarında da ima edilir). Bu başarı, Fatih’in uygulamalı mühendislik konusundaki etkin rolüne bir örnek sayılabilir.

Sultan Mehmet’in askeri teknolojiye desteği sadece planlama aşamasında değil, aynı zamanda kurumsal ve maddi alanda da görülür. Fetihten sonra İstanbul’da kurduğu Tophane gibi dökümhaneler, padişahın himayesinde gelişti. Fatih, dev topların üretimi için gerekli hammaddelerin temininden, usta ve kalfa yetiştirilmesine kadar sürecin her aşamasını teşvik etti. Saltanatının ilerleyen yıllarında da topçuluk alanındaki yenilikleri desteklemeye devam etti. Örneğin 1464 yılında elindeki büyük toplardan 42 tanesini Çanakkale Boğazı’nın savunmasını güçlendirmek üzere gönderdiği ve burada uzun yıllar bu silahların koruyucu caydırıcı olarak bekletildiği bilinmektedir​

Bu stratejik hamle, onun top teknolojisini sadece fetih için değil, fethedilen toprakların korunması için de değerlendirdiğini gösterir. Ayrıca, Fatih döneminde Osmanlı ordusunun top envanteri sürekli genişlemiş, farklı boyut ve işlevlerde toplar üretilmiştir. Sadece sur yıkıcı büyük toplar değil, aynı zamanda seyyar sahra topları, kale savunması için havanlar, gemilere konulan daha küçük çaplı toplar gibi birçok inovasyon bu dönemde ortaya çıkmıştır​. Padişahın bu çeşitliliğe izin vermesi ve yatırım yapması, Osmanlı askeri gücünün esnekliğini artırmıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in yanında bir “askeri danışmanlar kurulu” gibi çalışan zanaatkâr ve mühendislerden bahsetmek de gerekir. Sarayında İshak Bey, Zağanos Paşa gibi stratejistler kadar, Mimar Muslihiddin, Mimar Saruca gibi mühendis kökenli kişiler de önemli rol oynamıştır. Rivayetlere göre Muslihiddin ve Saruca, İstanbul kuşatmasında dökülen üç büyük şahî topun ustalarıydı ve Fatih bu yerlilerin başarılarını özellikle takdir etmiştir​. Öyle ki, Macar Urban’ın döktüğü top kısa sürede parçalanmasına rağmen Osmanlı mühendislerinin döktüğü toplar surları dövmeye devam etmiş, bu bilgi daha sonra kroniklere “Osmanlı mühendisleri göz ardı edilmemelidir” şeklinde not düşülmüştür​. Bu da padişahın kendi insan kaynağına güvenini ve onları cesaretlendirişini gösterir.

Özetle, Fatih Sultan Mehmet fetih sürecinde askeri teknolojinin bir patronu ve aynı zamanda bir uygulayıcısı olarak öne çıkmıştır. Onun vizyoner liderliği sayesinde Osmanlılar, dönemin en gelişmiş silahlarını hızlıca orduya kazandırmış, bizzat sultan da bu silahların etkin kullanımı için gereken tüm desteği sağlamıştır. Bilfiil hesaplamalar yapması, mühendisleri himaye etmesi ve kurumsal altyapıyı kurması sayesinde, 1453’te teknolojik üstünlük Osmanlıların elinde olmuştur.

İstanbul’un Fethinde Silah Teknolojisinin Belirleyici Rolü

İstanbul’un fethi, çağ kapatıp çağ açan bir olay olarak değerlendirilirken, bu başarının arkasındaki itici güçlerden biri olarak silah teknolojisi ön plana çıkar. Asırlardır surlarıyla ayakta kalan Doğu Roma Başkenti, nihayetinde topların gücüyle dize getirilmiştir​. Tarihçiler, İstanbul’un düşüşünü askeri tarihinde bir dönüm noktası olarak tanımlarlar; zira antik ve ortaçağ boyunca şehirleri koruyan kalın surlar, ilk kez bu ölçekte bir topçu ateşiyle yıkılmıştır​

Osmanlıların kuşatmada kullandığı toplar, 500-600 kg’lık gülleleri kilometrelerce öteden fırlatarak Theodosius surlarında gedikler açmıştır​. Bu durum, klasik savunma anlayışını kökünden sarstı. Nitekim modern birçok tarihçi, 1453’ü Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olarak kabul ederken, en önemli kriterlerden biri de ateşli silahların zaferdeki payıdır​

İstanbul’un fethinde teknoloji belirleyici oldu derken, elbette insan faktörünü ve diğer koşulları göz ardı etmemek gerekir. Kuşkusuz Osmanlıların sayıca üstünlüğü, kuşatmanın iyi planlanması, Bizans’ın beklediği yardımı alamaması gibi unsurlar da zaferde rol oynadı. Ancak daha önce defalarca kuşatıldığı halde düşmeyen bu şehrin alınabilmesinde, silah üstünlüğü kritik farkı yaratmıştır. 1422’de II. Murad’ın daha ilkel toplarla gerçekleştirdiği kuşatma başarısız olmuşken​, Fatih’in çok daha güçlü toplarla desteklenmiş kuşatması başarıya ulaşmıştır. Bu kıyas, top teknolojisindeki gelişimin önemini ortaya koymaktadır. Öyle ki, bazı tarihçiler “toplar olmasaydı İstanbul yine alınabilir miydi?” sorusunu tartışmaya açmışlardır. Genel kanı, surların yıkılmasını sağlayan toplar olmaksızın, Osmanlıların şehre girmesinin son derece zor olacağı yönündedir​. Gerçekten de Bizans’ın son imparatoru XI. Konstantin ve yanındaki savunmacılar, haftalarca süren bombardımana rağmen gedikleri insanüstü çabayla kapatmaya çalışmış, ancak bir noktadan sonra surlar top ateşine dayanamayıp çökmüştür. Bu an, fethin kaderini belirlemiştir.

Fetih sonrasında da silah teknolojisinin sonuçları belirleyicidir. İstanbul’un alınması, Avrupa’da bir şok etkisi yaratmış; krallar, prensler geleneksel surların artık yeterli koruma sağlamadığını fark etmişlerdir​. Bu da Rönesans döneminde modern kale mimarisinin (daha alçak ve kalın duvarlar, üçgen bastionlar ile top ateşine dayanıklı sur dizaynı) doğuşunu tetiklemiştir. Yani 1453’teki teknoloji kullanımı, sadece Bizans’ın değil, kale savaşlarının da sonunu getirmiştir. Osmanlılar ise fetihten edindikleri tecrübeyi hızla benimsediler: İstanbul’dan sonra girdikleri her seferde topçularını yanında götüren bir ordu haline geldiler. Fatih, sonraki yıllarda Belgrad kuşatması (1456) ve diğer seferlerde yine topları kullanmış, ondan sonra gelen padişahlar döneminde Osmanlı ordusu topçu gücünü sürekli artırmıştır. Bu bağlamda, bazı tarihçiler Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısını “top gücüne dayalı bir fetihler imparatorluğu” olarak tanımlar. Örneğin Gábor Ágoston, Osmanlıların 1500’lere gelindiğinde Avrupa’daki en büyük ve ileri topçu teşkilatını kurduklarını, 1453’ün bunun başlangıç noktası olduğunu vurgular​​

Sonuç olarak, İstanbul’un fethinde silah teknolojisi hem anlık zaferin anahtarı hem de geleceğin habercisi olmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in büyük topları ve diğer yenilikçi kuşatma yöntemleri, Roma’nın mirası olan surları aşarak Orta Çağ’ı kapatmıştır​. Bu başarı, teknolojik üstünlüğün stratejik planlama ile birleştiğinde tarihin akışını nasıl değiştirebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. İstanbul’un düşmesiyle, artık barut çağı tam manasıyla başlamış oluyordu. Bu nedenle, 29 Mayıs 1453 sabahı surlara Osmanlı sancağı dikildiğinde, sadece bir şehir düşmemiş; aynı zamanda klasik savaş düzeni de top gürleyişleri arasında tarihe karışmıştır. Fatih’in başarısı, askeri devrim niteliğinde bir hadisedir ve bu devrimin merkezinde silah teknolojisi yer almıştır.


Kaynakça:

Nicolò Barbaro’nun kuşatma günlüğü

Feridun M. Emecen’in değerlendirmeleri,

Gábor Ágoston’un Osmanlı askeri teşkilatına dair çalışması​

İslam Ansiklopedisi​, Fatih dönemi topçuluğu üzerine modern araştırmalar​

​Belleten .gov.tr ve İstanbul’un fethiyle ilgili yerli-yabancı tarihçilerin akademik incelemeleri

Wikipedia​

MusterekDergi.com

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir