Kategori: Diğer

  • Dünya Tarihindeki En Garip ve Sıradışı Barış Antlaşmaları

    Barış antlaşmaları, savaşan taraflar arasında çatışmaları sona erdiren ve barışı tesis eden resmi belgelerdir. Tarih boyunca çoğu barış antlaşması, oldukça ciddi diplomatik müzakerelerin sonucunda ortaya çıkmış, sınırlar çizmiş veya tazminatlar belirlemiştir. Ancak bazı antlaşmalar vardır ki ya içerikleri ya da imzalanış koşulları bakımından son derece garip ve sıra dışıdır. Bu makalede, dünya tarihinde imzalanmış en ilginç barış antlaşmalarının tarihî bağlamını, taraflarını ve hükümlerini inceleyerek, neden “garip” sayıldıklarını akademik bir bakış açısıyla ele alacağız. Örnekler arasında savaşları “yasaklayan” idealist bir pakt, bir domuz nedeniyle patlak veren kriz sonucu imzalanan antlaşma ve unutulup yüzyıllar sonra akla gelen barış anlaşmaları gibi ilginç vakalar bulunmaktadır. Bu sıra dışı antlaşmaların incelenmesi, barışın tesisinin bazen ne denli beklenmedik yollarla gerçekleşebildiğini gözler önüne serecektir.

    Savaşı Yasaklayan Antlaşma: Kellogg–Briand Paktı (1928)

    I. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri sonrasında dünya kamuoyunda yeni bir savaşın önlenmesi için güçlü bir arayış vardı. 1928 yılında imzalanan Kellogg–Briand Paktı (Paris Paktı olarak da bilinir), savaşı ulusal bir politika aracı olarak tamamen yasaklamayı amaçlayan uluslararası bir anlaşmaydı​

    Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand ve ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg’un öncülüğündeki bu idealist girişim, başlangıçta Fransa ve ABD arasında ikili bir sözleşme olarak önerilmiş, ancak sonrasında tüm uluslara katılım çağrısıyla çok taraflı bir pakt haline getirilmiştir. Nitekim 27 Ağustos 1928’de aralarında Almanya, İtalya, Japonya ve Birleşik Krallık’ın da bulunduğu 15 ülke Paris’te bu pakta imza koymuş; takip eden yıllarda imzacı devlet sayısı 60’ı aşmıştır. Gariplik yönü ise, “savaşı yasaklama” gibi ucu açık ve uygulanması şüpheli bir iddiada yatmaktadır. Nitekim bu antlaşma, 1930’lar boyunca yükselen saldırgan milliyetçiliği ve silahlanmayı durdurmada etkisiz kalmış, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesini engelleyememiştir​

    Dahası, imzacı devletlerin birçoğu on yıl bile geçmeden yeni silahlı çatışmalara girişmiş; bunu yaparken de pakta taraf olmalarına rağmen, eylemlerini “savaş” olarak adlandırmamaya özen göstererek antlaşma metnini dolanmaya çalışmışlardır. Sonuç olarak Kellogg–Briand Paktı, niyetinin asaletine karşın fiiliyatta büyük bir ironi örneği olarak tarihe geçmiştir.

    Kuzey Afrika Korsanlarıyla Yapılan Barışlar: Barbary Antlaşmaları (1795–1836)

    18. ve 19. yüzyıl başlarında Akdeniz’de faaliyet gösteren Berberi Korsanları (Cezayir, Trablusgarp, Tunus ve Fas’ın Osmanlı’ya bağlı yarı özerk yönetimleri), denizcilik güçleri zayıf ülkelerin gemilerini haraca bağlamaktaydı. Yeni kurulmuş bir devlet olan Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Berberi devletlerinin tehditlerine karşı, doğrudan askerî güç kullanmak yerine, onlarla antlaşma yoluna gitmiştir. 1795 ile 1836 yılları arasında ABD, Cezayir, Trablus, Tunus ve Fas ile toplam yedi ayrı antlaşma imzalayarak Akdeniz’deki ticaret gemilerini korumayı ve bu devletlerce esir alınan denizcilerini kurtarmayı amaçladı​. Bu antlaşmaların koşulları günümüz bakış açısıyla son derece sıra dışıdır: Anlaşmalara göre ABD, söz konusu Barbary sahil hükümdarlarına düzenli ödeme (haraç) yapmayı kabul ediyor, karşılığında da korsanların Amerikan gemilerine dokunmaması taahhüdünü alıyordu​. Başka bir deyişle, genç ABD devleti deniz korsanlarına “barış” adı altında korunma parası ödemeyi yasal bir yükümlülük haline getirmişti. Örneğin 1796 tarihli Trablus Antlaşması’nda ABD’nin Trablus’a yıllık belli miktarda malzeme ve para vermesi kararlaştırılmıştır. Neden garip? Zira bu durum bir devletin eşkıyalığı resmi olarak tanıyıp finansman sağlaması anlamına geliyordu ve alışılmış diplomatik uygulamalara aykırıydı. Sonunda ABD kamuoyunda bu uygulamaya tepki büyüyünce, Başkan Thomas Jefferson 1801’de ilk Berberi Savaşı’nı başlatarak askeri yöntemle haraç ödemelerini sonlandırmaya girişmiştir. Barbary antlaşmaları, bir büyük devletin barış için bile olsa korsan güçlere boyun eğdiği ender örnekler olarak tarihteki yerini almıştır.

    Tordesillas Antlaşması (1494): Yeni Dünyanın İkiye Bölünmesi

    1494 Tordesillas Antlaşması’nın Kastilya/İspanya ile Portekiz arasındaki sömürge alanlarını paylaştırmak için çizdiği hattı gösteren bir harita. Mor çizgi, Atlantik’te belirlenen Tordesillas meridyenini, yeşil çizgi ise 1529 Zaragoza Antlaşması ile tanımlanan karşı meridyeni (antimeridyen) temsil ediyor. 15. yüzyıl sonlarında coğrafi keşiflerin hız kazanmasıyla İspanya ve Portekiz arasında denizaşırı toprakların paylaşımı konusunda anlaşmazlık çıktı. Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika kıtasına ulaşmasının ardından her iki ülke de “Yeni Dünya” üzerinde hak iddia ediyordu. 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması, Papa’nın arabuluculuğuyla bu sorunu çözmek için imzalandı ve dünya haritasında, Avrupa dışındaki toprakları iki imparatorluk arasında paylaştıran hayali bir meridyen çizgisi belirledi​

    Anlaşmaya göre, Batı yarımkürede Kanarya Adaları’nın yaklaşık 370 fersah batısından geçen bu çizginin (meridyenin) batısında kalan tüm keşfedilmiş ve keşfedilecek topraklar İspanya’ya, doğusunda kalanlar ise Portekiz’e ait olacaktı​

    Ne var ki haritaların yetersizliği ve dünyanın gerçek boyutlarının bilinmemesi nedeniyle antlaşmanın pratik sonucu son derece orantısız oldu: İspanya, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarının neredeyse tamamını sahiplenirken, Portekiz ancak bugünkü Brezilya’nın doğu kıyısındaki dar bir toprak şeridini elde edebildi​. Antlaşmanın bir diğer ilginç yönü de, sadece bu iki devlet arasında imzalanmış olmasıydı; dönemin diğer güçleri (örneğin İngiltere, Fransa) bu anlaşmaya taraf olmayıp, İspanya ve Portekiz’in “dünyayı bölme” iddiasını fiilen görmezden geldiler​

    Gariplik değerlendirmesi yapacak olursak, Tordesillas Antlaşması Avrupa merkezci bir bakışla tüm dünyayı sanki üzerinde hiç yerli halk yokmuşçasına iki monark arasında pay etmesiyle dikkat çekmektedir. Dahası, ileride Hollanda, İngiltere gibi güçlerin bu anlaşmaya riayet etmemesi, antlaşmanın kağıt üzerindeki cüretkarlığını adeta boşa çıkarmıştır. Yine de Tordesillas, uluslararası ilişkiler tarihinde bir “dünyayı paylaşma” teşebbüsü olarak benzersiz bir yer tutar.

    Guantanamo Körfezi Antlaşması (1903/1934): Sınırsız Süreli Üs Kiralama

    1903 yılında imzalanan Küba-ABD Guantanamo Antlaşması, küçük bir Karayip ülkesi olan Küba’nın topraklarından bir kısmını fiilen sonsuz bir süreyle ABD’nin kontrolüne bırakması bakımından son derece sıra dışı bir barış düzenlemesidir. İspanya’ya karşı verilen bağımsızlık savaşının ardından kurulan Küba Cumhuriyeti, ABD’nin baskısıyla anayasasına eklenen Platt Düzeltmesi uyarınca, savunma ve istikrar gerekçeleriyle topraklarında Amerikan askeri üssü kurulmasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu çerçevede 1903’te imzalanan ve 1934’te yeniden teyit edilen anlaşmayla Guantanamo Körfezi, sembolik bir yıllık kira bedeli karşılığında ABD’ye deniz üssü olarak verildi​. Anlaşmanın en tuhaf yönü, kira süresinin belirsiz (süresiz) oluşuydu: ABD, Küba hükümetinin onayı olmadan tek taraflı olarak bu üssü boşaltmama hakkına sahipti ve kullanım süresi konusunda bir son tarih bulunmuyordu​

    Gerçekte de bu durum, Guantanamo’nun aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ ABD’nin kullanımında kalmasıyla sonuçlanmıştır. Neden sıra dışı? Bir devletin, egemen toprağının bir parçasını başka bir devlete süresiz tahsis etmesi diplomatik tarihte çok ender görülen bir durumdur. Üstelik 1959’daki Küba Devrimi sonrasında ABD ile Küba’nın düşman hale gelmesi, bu antlaşmayı daha da garip kılmıştır: Soğuk Savaş boyunca Amerikalılar Küba’ya seyahat edemezken, Amerikan askerî üssü Küba topraklarında varlığını sürdürmüştür. ABD’nin Guantanamo’da kurduğu üssün 2000’lerde uluslararası tartışmalara neden olan bir tutuklu kampına ev sahipliği yapması da, bu eski antlaşmanın modern çağda ne gibi sıra dışı sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymuştur.

    Hindistan–Bangladeş Sınır Antlaşması (2015): Enklav Bulmacasının Çözümü

    Günümüz Güney Asyası’ndaki Hindistan ve Bangladeş sınırında, tarihin cilvesi olarak ortaya çıkmış son derece karmaşık toprak parçaları bulunmaktaydı. Bu topraklar, “enklav” adı verilen ve bir devletin kendi ana toprağından kopuk biçimde tamamen başka bir devletin topraklarıyla çevrili kalan küçük bölgelerdir. Britanya kolonyal döneminden miras kalan ve Hindistan’ın 1947’deki bölünmesiyle iyice içinden çıkılmaz hale gelen sınır düzenlemeleri sonucunda, Bangladeş’in içinde Hindistan’a, Hindistan’ın içinde de Bangladeş’e ait düzinelerce küçük toprak enklavı ortaya çıkmıştı​. Dahası, Dahala Khagrabari adlı yerleşim, dünyada eşi benzeri olmayan bir yapıya sahipti: Bangladeş topraklarının içinde yer alan, Hindistan’a ait bir arazi parçasının (enklavın) içinde yine Bangladeş’e ait daha küçük bir arazi (ikinci dereceden enklav) bulunuyor, onun da içerisinde Hindistan’a ait üçüncü bir katman (üçüncü dereceden enklav) yer alıyordu​

    Bu gibi coğrafi tuhaflıklar yüzünden, enklavlarda yaşayan binlerce insan yıllarca vatandaşlık hizmetlerine ve temel altyapıya erişemeden, adeta devlet boşluğunda hayat sürdürdü. Hindistan–Bangladeş Sınır Antlaşması, onlarca yıllık görüşmelerin ardından 2015’te imzalanarak bu sorunu kökten çözdü. Antlaşma kapsamında taraflar karşılıklı enklavlarını birbirine devrederek, daha mantıklı ve bütünleşik sınırlar çizdiler. 2015 anlaşması ertesi yıl tamamen yürürlüğe girip onaylandığında, dünya üzerindeki tek “üçüncü dereceden” enklav olan Dahala Khagrabari de tarihe karıştı ve enklav sakinleri nihayet vatandaşlık haklarına, sağlık hizmetlerine ve eğitim imkanlarına düzenli kavuşabildi​. Böylesine girift bir sınır bulmacasının barışçıl yolla çözüme kavuşturulması, uluslararası ilişkilerde ender rastlanan sıradışı bir başarı örneği olarak değerlendirilebilir.

    San Juan Adası “Domuz Savaşı” (1859) ve Washington Antlaşması (1871)

    1859 yılında, ABD ile Britanya İmparatorluğu arasında patlak veren San Juan Adası krizi, başlangıç nedeni bakımından tarihin en ilginç çatışmalarından biridir. Olay, ABD’nin Oregon Bölgesi ile Britanya’ya ait Kanada kolonisi arasındaki sınırı belirleyen anlaşmanın muğlak kalması ve bu sınır üzerindeki San Juan Adası’nda bir domuzun vurulmasıyla başladı. 15 Haziran 1859’da San Juan Adası’nda Amerikan çiftçi Lyman Cutlar, bahçesini eşeleyip ürünlerine zarar veren bir domuzu vurdu. Öldürülen domuzun, adadaki Britanya Hudson Körfezi Şirketi’nin bir çalışanına ait olduğu ortaya çıkınca gerginlik hızla tırmandı. Britanyalı yetkililer Cutlar’ın tutuklanmasını isteyince, adadaki Amerikan yerleşimciler ABD ordusundan yardım talep etti. Bunun üzerine ABD, Kaptan George Pickett komutasında bir müfreze deniz piyadesini adaya çıkarıp Amerikan bayrağını dikti. Durumun ciddileştiğini gören Britanya, Vancouver Adası’ndaki donanma filolarını harekete geçirerek beş savaş gemisiyle adanın açıklarına geldi. Kısa sürede “Domuz Savaşı” denilen bu anlaşmazlık, küçük bir ada üzerinde yüzlerce silahlı asker ve topun karşı karşıya geldiği bir askerî krize dönüştü​

    Dikkat çekicidir ki, iki imparatorluk bu noktaya kadar gelmiş olmalarına rağmen, hiçbir insan kaybı yaşanmadı; zira karşılıklı itidal telkinleri sayesinde çatışmaya fiilen girilmedi. Britanya Pasifik Filosu Komutanı Amiral Robert Baynes, durumun vahametini görüp “iki büyük ulusun bir domuz yüzünden savaşa tutuşmasının akıl almazlığı”nı belirterek saldırı emri vermeyi reddetti​. Sonuçta adada silahlı karşılaşma gerçekleşmeden, diplomatik çözüm arayışları devreye girdi.

    Taraflar, geçici çözüm olarak adada ortak askeri işgal düzenine geçti. Ekim 1859’dan itibaren San Juan, güney ucunda Amerikan kampı ve kuzey ucunda Britanya kampı olmak üzere, iki ülkenin bayraklarının yan yana dalgalandığı bir statüye kavuştu. Bu durum 12 yıl boyunca devam etti; askerler bu süre zarfında karşılıklı ziyaretler gerçekleştirip milli bayramları birlikte kutlayacak kadar dostane ilişkiler kurdular. Fakat adanın egemenliği meselesi kağıt üzerinde çözülemediği için belirsizlik sürüyordu. Nihayet 1871’de Londra’da imzalanan Washington Antlaşması, San Juan Adası sınır ihtilafını uluslararası tahkime götürme konusunda tarafları mutabık kıldı​

    Hakem olarak seçilen Alman İmparatoru I. Wilhelm, bir yıllık inceleme ve duruşmalar sonucunda Ekim 1872’de kararını açıkladı: San Juan Adası’nın tartışmalı su yolu olan “ortalama kanal”ın Haro Boğazı olduğu tezini kabul ederek adayı Amerika Birleşik Devletleri’nin toprağı saydı. Böylece, bir domuzun ölümüyle başlayan savaş, uluslararası hukuk yoluyla ve barışçı biçimde sonuçlandırılmış oldu. “Domuz Savaşı” hadisesi, ciddi diplomatik krizlerin bazen ne denli traji-komik sebeplerden doğabileceğine ve sağduyulu diplomasinin önemine dair öğretici bir örnektir.

    Sal Üstünde İmzalanan Barış: Tilsit Antlaşmaları (1807)

    Napolyon Bonapart (ortada) ile Rus Çarı I. Aleksandr (sağda), 25 Haziran 1807’de Tilsit’te Neman Nehri üzerinde hazırlanan salda buluşurken. Adolphe Roehn’in 1808 tarihli yağlı boya tablosu, tarafsız sularda gerçekleşen bu ünlü görüşmeyi resmediyor. Napolyon Savaşları sırasında imzalanan Tilsit Antlaşmaları, sadece içerikleriyle değil imzalanış şekliyle de tarihe geçen sıra dışı barış anlaşmalarıdır. 1806’da Prusya’yı yenilgiye uğratan ve 1807’de Rus ordusunu Austerlitz ve Friedland muharebelerinde mağlup eden Fransız İmparatoru Napolyon, Rus Çarı I. Aleksandr ile barış görüşmelerine girişti. İki imparator, Doğu Prusya’da Tilsit kasabası yakınlarında karşı karşıya geldiler ancak prestij kaygılarıyla birbirlerinin kampına gitmek istemediler. Bunun üzerine diplomatik çözüm olarak, Neman Nehri’nin tam ortasında büyük bir sal üzerine iki hükümdarın buluşacağı nötr bir platform inşa edildi​

    25 Haziran 1807’de Napolyon ve Aleksandr, nehir üzerindeki bu salda bir araya gelerek müzakerelere başladılar. Günlerce süren görüşmeler neticesinde Temmuz 1807’de iki ayrı anlaşma imzalandı: Bunlardan biri Rusya ile Fransa arasında, diğeri ise yenilmiş durumdaki Prusya ile Fransa arasında barış koşullarını belirliyordu. Tilsit Barışı olarak anılan bu düzenlemeler sonucunda Napolyon, Avrupa’daki hakimiyetini pekiştirirken, Rusya’yı da Britanya’ya karşı kıta ablukasına destek vermeye ikna etti. Antlaşmanın imza töreni kadar içeriği de ilginçti: Napolyon, Rus Çarı’nın da rızasıyla Avrupa haritasını adeta yeniden çizdi; Polonya topraklarında Varşova Dükalığı kuruldu, Prusya toprakları önemli ölçüde küçültüldü. Bu gelişmeler Napolyon’un zirve dönemini işaret etse de, iki imparator arasında sal üzerinde kurulan dostluk kısa sürdü – Tilsit’te “ortak düşman” Britanya’ya karşı müttefik olan Fransa ve Rusya, beş yıl sonra birbirlerine karşı savaşa tutuşacaktı. Tilsit Antlaşmaları’nın sıradışılığı, dünya tarihinin güçlü liderlerini bir nehir üzerinde buluşturup barışa sahne olmasıyla akıllarda kalmıştır.

    335 Yıl Süren “Savaş”: Scilly Adaları ile Hollanda Barışı (1986)

    Tarih kitaplarında adı pek geçmese de tam 335 yıl boyunca kağıt üzerinde devam etmiş bir savaş vardır: 1651’den 1986’ya kadar sürdüğü kabul edilen bu çatışma, üstelik tek bir kurşun bile atılmadan sona ermiştir​​

    İngiliz İç Savaşı esnasında, Cromwell liderliğindeki Parlamento kuvvetleri ile kralcılar arasındaki mücadele Britanya Adaları’nın en batı ucundaki Scilly Adaları’na kadar yayılmıştı. Kral yanlısı filolar Scilly Adaları’ndan hareketle Hollanda gemilerine de zarar verince, o dönemde tarafsız görünen Hollanda Cumhuriyeti zararlarını telafi etmek amacıyla 30 Mart 1651’de Scilly Adaları’ndaki kralcı yönetime resmen savaş ilan etti​

    Bu ilan, tarihe dünyanın en uzun savaşı olarak geçecek Scilly Savaşı’nı başlatmış oldu. Ancak bu esnada İngiltere anakarasında kraliyet güçleri teslim olup iç savaş bitince, Hollanda donanması herhangi bir çatışmaya girmeden bölgeden ayrıldı. Ortada ne fiili bir muharebe ne de kayda değer bir husumet kalmıştı; fakat teknik olarak savaş ilanı geri çekilmeyi unuttukları için, Hollanda ve Scilly Adacıkları arasındaki savaş hali resmen devam ediyordu. Yüzyıllar boyunca kimse bu durumu fark etmedi. Gariplik de burada başlıyor: İki tarafın da unuttuğu bir savaş, üç asırdan uzun bir süre kağıt üstünde varlığını sürdürdü.

    Ta ki 1980’lerde, Scilly Adaları yerel meclis başkanı ve tarihçi Roy Duncan bu efsanevi söylentinin peşine düşene kadar… Duncan, 1985 yılında İngiltere’deki Hollanda Büyükelçiliğine bir mektup yazarak arşivlerinde böyle bir savaş ilanının hâlâ yürürlükte olup olmadığına dair bilgi sordu. Büyükelçilik şaşırtıcı bir şekilde bazı belge ve kayıtlar bularak savaş durumunun resmen hiç sona erdirilmediğini doğruladı​

    Bunun üzerine dostane bir girişimle, 17 Nisan 1986 tarihinde Scilly Adaları’na gelen Hollanda Büyükelçisi Rein Huydecoper ve yerel yetkililer bir araya gelerek resmi bir barış antlaşması imzaladılar​

    Böylelikle, tam 335 yıldır kâğıt üstünde devam eden savaş esprili bir törenle son buldu. İmza töreninde Hollanda Büyükelçisi’nin söylediği şu sözler tarihe geçti: “Artık Scilly Adalıları geceleri rahat uyuyabilir; zira her an saldırıya uğrayabileceklerini düşünmek korkunç olmalıydı”​

    Bu olay, dünyanın en uzun savaşının da resmen bittiğini müjdeledi. Scilly Adaları ile Hollanda arasındaki bu sıra dışı “savaş ve barış” hikâyesi, tarihsel belgelerin unutulup gitmesinin nasıl tuhaf durumlar yaratabileceğine güzel bir örnektir.

    Andorra’nın I. Dünya Savaşı’nı Bitiren Barış İlanı (1958)

    Dünya Savaşı gibi devasa bir küresel çatışmanın bir ülke tarafından “unutulabileceği” fikri absürt gelse de, Andorra örneğinde tam da böyle olmuştur. Pirene Dağları’nın küçük prensliği Andorra, I. Dünya Savaşı sırasında 1914’te Almanya’ya savaş ilan eden taraflar arasında yer aldı. Ancak savaş bittikten sonra imzalanan 1919 Versay Barış Konferansı’na Andorra davet edilmedi. Büyük devletlerin arasında kaybolup giden Andorra, bu ihmalkarlık sonucunda teknik olarak Almanya ile savaş durumunda kalmaya devam etti​

    Fiiliyatta tabii ki ne bir çatışma ne bir husumet söz konusuydu; hatta Andorra’nın ortada bir ordusu bile yoktu. Yine de yasal bakımdan bakıldığında, 1920’ler, 1930’lar ve hatta II. Dünya Savaşı boyunca Andorra ile Almanya arasında barış imzalanmamış olması ilginç bir ayrıntı olarak kaldı. Bu durum, 1950’li yıllara gelinceye dek fark edilmedi. 1939’da bazı kaynaklar Andorra’nın hâlâ Almanya ile savaş halinde olduğunu yazdıysa da, kesin adım 1958’de geldi. 23 Eylül 1958 tarihinde Andorra devleti, resmi bir kararname yayımlayarak Almanya ile savaş haline son verdiğini dünyaya duyurdu​

    Ertesi gün basında, “Andorra için I. Dünya Savaşı bitti” başlıkları yer aldı. Böylece I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden tam 40 yıl sonra, bu küçük ülke açısından barış resmen tesis edilmiş oldu. Gariplik seviyesi hayli yüksek olan bu vaka, uluslararası anlaşmalarda küçük aktörlerin unutulmasının nasıl tuhaf sonuçlar doğurabileceğinin bir göstergesidir. Bir anlamda, Andorra 1918’de elde edemediği barışı 1958’de kâğıt üzerinde de olsa kazanmıştır.

    Tarih boyunca imzalanan barış antlaşmaları, her zaman alışılagelmiş diplomatik kalıplar içerisinde gerçekleşmemiştir. Yukarıda incelediğimiz örnekler, barışın tesis edilmesinde bazen ne denli acayip yol ve koşulların devreye girebildiğini ortaya koymaktadır. Savaşı kağıt üstünde yasaklama çabası, bir domuz yüzünden neredeyse savaş çıkaracak kadar gerilen sinirler, unutulan savaş ilanları veya haritalardaki hataları düzeltmek için atılan imzalar – tüm bu hikayeler, barış antlaşmalarının da kendi içinde birer tarihî olay olarak benzersiz karakterlere sahip olabildiğini gösteriyor. Elbette bu antlaşmaların her biri, kendi döneminin siyasi ve toplumsal koşullarının bir ürünüydü. Yine de “garip” ya da “sıradışı” olmaları, onlara dair merakı artırmakta ve dünya tarihinin renkli yanını gözler önüne sermektedir. Barış anlaşmaları incelenirken, sadece metinlerindeki hükümlere değil, aynı zamanda hangi şartlarda ve nasıl imzalandıklarına da bakmak, tarihe çok daha zengin bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Bu sayede, kalıcı barışın değerini ve savaşın absürtlüğünü bir kez daha idrak etmemiz mümkün oluyor.


    Kaynaklar :

    history.state.gov > Milestones in the History of U.S. Foreign Relations – Office of the Historian

    en.wikipedia.org > Treaty of Tordesillas – Wikipedia

    en.wikipedia.org > Pig War (1859) – Wikipedia

    historic-uk.com – The 335 Year War – The Isles of Scilly vs the Netherlands

  • Dünya Tarihinde Kadınların Başlattığı Büyük Ayaklanmalar

    Tarih boyunca pek çok toplumsal ve siyasal ayaklanmada kadınlar kritik roller oynamış, hatta bu isyanların fitilini ateşleyen konumunda olmuşlardır. Geleneksel tarih anlatılarında kadınların direniş içindeki konumu gölgede kalsa da, sosyal, politik ve ekonomik nedenlerle patlak veren birçok büyük ayaklanmada kadınlar hem örgütleyici hem de aktif katılımcı olarak yer almıştır. Ekmek fiyatlarının yükseldiği dönemlerde pazar yerlerinde ayaklanma başlatan kadınlardan, özgürlük ve eşitlik idealiyle imparatorluklara meydan okuyan kraliçelere kadar kadınlar, adaletsizlik ve baskıya karşı kolektif direnişin en önemli aktörleri arasında yer almıştır. Bu makalede, Spartaküs İsyanı’ndan Fransız Devrimi’ne, Paris Komünü’nden Rosa Parks’ın direnişine ve Mahsa Amini protestolarına uzanan örneklerle dünya tarihindeki kadınların başlattığı en büyük ayaklanmalar incelenecektir. Her bir isyanın tarihsel bağlamı, kadınların motivasyonları ve eylemleri ile ayaklanmanın sonuçları akademik bir yaklaşımla ele alınacaktır.

    Spartaküs İsyanı’nda Kadınlar (MÖ 73–71)

    Antik Roma dönemindeki en büyük köle ayaklanması olarak bilinen Spartaküs İsyanı, her ne kadar bir erkek gladyatör olan Spartaküs liderliğinde gerçekleşmiş olsa da, kadınlar da bu isyanda önemli bir yere sahipti. İsyanın çıkış noktası MÖ 73 yılında Capua’daki bir gladyatör okulundan kaçışla başladı; Spartaküs ve 70’den fazla köle kaçarak Roma Cumhuriyeti’ne karşı geniş çaplı bir isyan hareketi başlattılar​

    Spartaküs’ün eşi hakkında antik kaynaklar özel bir not düşmektedir: Plutarkhos’un aktardığına göre Spartaküs, kendi kabilesinden bir kadının kehanetlerine kulak vermiştir. Bu kadın, Spartaküs’ün eşi olup Trakya kökenli bir kahin olarak tanımlanır ve isyan boyunca Spartaküs’ün yanında ordusuyla birlikte ilerlemiştir​

    Antik kaynaklar Spartaküs’ün eşinin isyan sırasında kaçıp ona katıldığını ve son çatışmada Spartaküs’le birlikte muhtemelen hayatını kaybettiğini belirtir​

    Dolayısıyla, Spartaküs’ün mücadelesinde manevi destek sağlayan ve isyancı kölelere moral aşılayan bir kadın figür mevcuttu. İsyana katılan on binlerce kaçak köle arasında da kadınların ve çocukların olduğu, isyancı ordunun aileleriyle birlikte hareket ettiği bilinmektedir.

    Spartaküs İsyanı, Roma’ya karşı yaklaşık iki yıl süren ve İtalya yarımadasını sarsan bir direnişti. Köleliğin vahşi koşullarına karşı özgürlük arayışıyla birleşen bu hareket, Roma ordularına karşı art arda zaferler kazansa da en sonunda Roma’nın sert müdahalesiyle bastırıldı. MÖ 71 yılında Marcus Crassus komutasındaki lejyonlar isyancıları yenilgiye uğratarak isyana son verdiler; yakalanan binlerce köle Via Appia boyunca çarmıha gerildi. Spartaküs’ün kendisi muharebe alanında hayatını kaybederken, isyancı ordudaki kadınlar da benzer şekilde ya çatışmalarda öldürüldüler ya da yakalanıp ağır cezalara çarptırıldılar. Sonuç olarak Spartaküs İsyanı başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, köleleştirilmiş insanların zalim düzene karşı ayaklanabileceğini göstermiş ve sonraki nesiller için ilham kaynağı olmuştur. Bu isyanda kadınlar da aktif olarak yer almış; Spartaküs’ün isyan ateşini yakmasında bir kadının kehanetinin etkili olması ve isyancı kitleler içinde kadınların da mücadeleye omuz vermesi, antik çağda bile kadınların direniş hikâyelerinin bulunduğuna işaret etmektedir.

    Boudicca’nın İsyanı (MS 60–61)

    1902’de Londra’da Westminster Köprüsü yakınlarına dikilen bu bronz anıt, İceni kabilesinin kraliçesi Boudicca’yı (yanında kızlarıyla) Roma’ya karşı savaş arabasında gösteriyor. Günümüzde Boudicca, Britanya tarihinde zulme karşı direnişin simge isimlerinden biri kabul edilir. Boudicca (Boudica), MS 60 yılında Britanya’daki İceni kabilesinin kraliçesi olarak Roma İmparatorluğu’na karşı büyük bir ayaklanma başlatmıştır​

    Tarihsel kaynaklara göre isyanın kıvılcımı, kocası Kral Prasutagus’un ölümü sonrası Roma’nın İceni topraklarını ilhak etmesi ve Romalı yetkililerin Boudicca’yı kamçılatarak iki kızına tecavüz etmesiyle ateşlenmiştir​

    Uğradığı bu ağır hakaret ve zulüm karşısında Boudicca, Britanya’nın doğusundaki kabileleri etrafında topladı ve Roma yönetimine karşı kapsamlı bir isyan hareketi örgütledi. Kısa sürede binlerce Britanyalı savaşçı Boudicca’nın liderliğinde ayaklandı ve Romalı yerleşimlerine saldırmaya başladı.

    Boudicca’nın ordusu, ilk olarak Roma’nın Britanya’daki merkezi sayılan Camulodunum’u (Colchester) yerle bir etti; ardından hızla Londinium (Londra) üzerine yürüyerek şehri ateşe verdi​. Bu saldırılar sırasında Romalı yerleşimciler ve işbirlikçiler ağır kayıplar verdiler. Antik kayıtlar, Boudicca’nın takipçileri tarafından toplamda tahminen 70.000–80.000 kişinin öldürüldüğünü belirtmektedir​

    Roma ordusunun bir kolunu bozguna uğratan isyancılar, Britanya’daki bir diğer önemli merkez olan Verulamium’u (St Albans) da yakıp yıkmışlardır​. Bu aşamada Roma İmparatoru Neron, Britanya’yı tamamen tahliye etmeyi dahi düşünmeye başlamıştır​

    Ancak Roma’nın Britanya valisi Gaius Suetonius Paulinus, acilen topladığı lejyonerlerle karşı saldırıya geçerek isyancıları nihai bir muharebede yenilgiye uğrattı. Ağır silahlı ve disiplinli Roma lejyonları karşısında Boudicca’nın birlikleri dayanamadı; kraliçe Boudicca, son yenilgiden kısa bir süre sonra ya zehir içerek intihar etti ya da hastalıktan öldü​

    İsyan bastırıldıktan sonra Roma, Britanya üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etti ve İmparator Neron Britanya’dan geri çekilme fikrinden vazgeçti​

    Boudicca İsyanı her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da tarihsel önemi son derece büyüktür. Bir kadın lider tarafından başlatılan bu kapsamlı ayaklanma, dönemin cinsiyet rollerine meydan okuyan bir örnek teşkil etmektedir. Boudicca, uğradığı zulme karşı halkının intikamını alarak bağımsızlık için savaşmış ve Romalıları bir an için de olsa Britanya’dan söküp atma noktasına getirmiştir. Yüzyıllar sonra Boudicca’nın hikâyesi yeniden keşfedilmiş; özellikle Victoria dönemi İngiltere’sinde Boudicca, adalet ve bağımsızlık mücadelesinin sembolü haline getirilmiştir​

    Bugün Britanya ulusal hafızasında Boudicca, vatanı uğruna emperyal bir güce başkaldıran cesur bir kadın ikonudur.

    Fransız Devrimi’nde Kadınların Rolü (1789)

    Fransız Devrimi süresince kadınlar, hem kitlesel eylemlerde ön saflarda yer alarak hem de siyasal talepler dile getirerek devrimin gidişatını etkilemişlerdir. Devrimin hemen başında, 5 Ekim 1789 tarihinde Parisli kadınlar tarihe geçecek bir kitlesel ayaklanma gerçekleştirdiler. O dönemde yaşanan kıtlık ve ekmek fiyatlarındaki fahiş artış nedeniyle ailelerini doyuramayan yüzlerce emekçi kadın, Paris pazarlarında toplanarak öfkeli protestolara başladı​

    Kısa sürede sayıları binlere ulaşan kalabalık, yanında birkaç erkek devrimci ve Ulusal Muhafız askeriyle birlikte Versay Sarayı’na doğru yürüyüşe geçti​. Bu Versay’a Kadın Yürüyüşü (Ekim Günleri olarak da bilinir), Fransa tarihinde kadınların başlattığı en önemli ayaklanmalardan biridir ve Fransız Devrimi’nin seyrini değiştirmiştir​

    Kadınların temel motivasyonu, kraliyetin Paris’teki yoksulluk ve açlığı umursamadan lüks içinde yaşamasına son vermek ve ekmek bulabilmekti. Ancak yol boyunca devrimci ajitatörlerin de etkisiyle talepleri genişledi; “Ekmek istiyoruz!” sloganlarının yanına, kralın Paris’e getirilmesi ve devrimci meclisin denetimine sokulması isteği eklendi. Versay’a varan kadınlar, sarayı kuşatarak Kral XVI. Louis’yi ve ailesini bulundukları yerden çıkmaya zorladılar​

    Silahlanmış kadın kalabalığı sarayın kapılarını zorlayıp muhafızlarla çatışırken, kral sonunda talepleri kabul etmek durumunda kaldı. Ertesi gün (6 Ekim 1789) kral, kraliçe ve çocukları binlerce kadın ve devrimci tarafından Versay’dan alınarak Paris’e götürüldü​. Bu gelişme, Fransız monarşisinin halk baskısıyla ilk kez bu denli ödün verdiği ve fiilen kraliyet ailesinin Paris’te devrimcilerin gözetimi altına girdiği anı simgelemektedir​

    Versay Kadın Yürüyüşü’nün sonuçları Fransız Devrimi açısından belirleyici oldu. Kadınların kararlı eylemi, kralın bağımsız hareket etme imkanını sona erdirdi ve siyasal güç dengesini halk kitlelerinin lehine değiştirdi​. Kralın Paris’e getirilmesiyle birlikte kraliyet, devrimci Paris halkının ve Ulusal Meclis’in yakın denetimine girmiş, bu da eski rejimin imtiyazlı sınıflarının (soylular ve din adamları) gücünün gerilemesini hızlandırmıştır​

    Nitekim Versay’dan Paris’e yürüyüş, devrimin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir ve kadınların devrime kitlesel katılımının sembolik zirvesidir. Devrim yıllarında kadınlar bunun dışında da çeşitli şekillerde sahne aldılar: Siyasal kulüpler kurarak oy hakkı ve eşitlik talep eden aktivist kadınlar (Olympe de Gouges, Théroigne de Méricourt gibi) ortaya çıktı; ayrıca Paris’in pazar kadınları, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ideallerini desteklemek için sokak gösterileri düzenlemeye devam ettiler. Ancak devrimin sonraki radikal evrelerinde kadınların politik faaliyetleri kısıtlandı; 1793’te devrimci yönetim kadın kulüplerini kapatarak kadınların siyasi toplanmalarını yasakladı ve Olympe de Gouges gibi kadın yazarlar idam edildi. Her şeye rağmen Fransız Devrimi’nde kadınlar, özellikle ekmek isyanları ve Versay yürüyüşü gibi eylemlerle, devrimin başarısında ve monarşinin dize getirilmesinde kritik bir rol oynadılar. Bu olaylar, kadınların kolektif eylem kapasitesini göstererek sonraki feminist hareketlere de ilham vermiştir.

    Paris Komünü ve Kadın Direnişçiler (1871)

    Paris Komünü (18 Mart – 28 Mayıs 1871), Fransa-Prusya Savaşı’nın hemen sonrasında Paris’te kurulan ve iki ay kadar yaşayan devrimci işçi hükümetidir. Bu kısa ömürlü ama etkili ayaklanmada kadınlar, hem isyanın başlamasında hem de Komün yönetimi altında toplumsal hayatın örgütlenmesinde öncü roller üstlenmişlerdir. Paris Komünü’nün doğuşu sayılan 18 Mart 1871 ayaklanması, büyük ölçüde Parisli emekçi kadınların girişkenliği sayesinde başarıya ulaştı. O sabah, Fransa hükümetinin Versay’daki birlikleri Paris’te Montmartre tepesindeki toplara el koymaya geldiğinde, ilk tepki verenler mahalledeki kadınlar oldu​.

    Gün ağarırken Parisli kadınlar askerlerin önüne geçerek topların götürülmesini engellediler; karşılarında sivil halktan özellikle kadınları bulan askerler tereddüde kapıldı​. Ünlü devrimci Louise Michel de Montmartre’da barikat kuran bu kadınların arasındaydı ve askerlere direnmek için halkı cesaretlendirdi​

    Kadınların öncülüğünde patlak veren bu direniş dalgası hızla şehre yayıldı. Erkek işçiler ve Ulusal Muhafızlar da kısa sürede kadınların yanına koşarak orduya karşı saf tuttular. Sonuçta hükümet birlikleri Paris içinde geri çekilmek zorunda kaldı; bazı askerler halkın safına geçti. Böylece 18 Mart olayları başarıya ulaşarak Paris Komünü’nün kurulmasına giden yolu açtı – ve bunda kadınların “uyandırdığı” halk hareketi kilit rol oynadı​

    Komün yönetiminin sürdüğü Mart-Mayıs 1871 döneminde de kadınlar çok çeşitli şekillerde aktif oldular. Elisabeth Dmitrieff adlı genç bir Rus devrimci kadın önderliğinde Kadınlar Birliği (Union des Femmes) kuruldu ve Parisli kadın işçiler Komün’ün savunulması ve sosyal yardımlar için seferber edildi​

    Bu birlik çatısı altında kadınlar silahlanarak barikatlarda savaşmaya dahi katıldılar: Örneğin Louise Michel, Ulusal Muhafız üniforması giyip tüfek kuşanarak çatışmalara girmiş, başka kadınlar da cephe gerisinde yaralı bakımı ve erzak temini görevlerini üstlenmiştir​

    Tarihsel kayıtlar, Komün’ün savunmasında kadınların ne denli fedakar davrandığını ortaya koymaktadır. Savunma hattında çatışırken iki kez yaralanan Léontine Suétens gibi kadınlar olduğu, Dmitrieff’in bizzat 200’e yakın kadını silahlandırıp bir birlik halinde savaşa götürdüğü bilinmektedir​

    Halk arasında “pétroleuses” (benzinci kadınlar) olarak anılan bazı Parisli kadınlar ise, barikatların düşmesi halinde düşmana yarar sağlamaması için binaları ateşe vermekle suçlanmış; bu söylem, Komün bastırıldıktan sonra kadın direnişçileri şeytanlaştırmak amacıyla Versaillese (hükümet yanlısı) basın tarafından abartılmıştır.

    Komün, sosyal alanda da kadınların faydasına olabilecek ilerici adımlar attı. Örneğin, evlilik dışı eşleri ve çocukları koruyan eşit miras hakkı ve dul/yetim maaşı uygulamaları başlatıldı; fuhuş yasaklandı; kız çocuklarının eğitimi ve kadınlar için eşit ücret gibi konularda tartışmalar açıldı​

    Ne var ki kadınlar, Komün idaresinde resmi karar mekanizmalarına doğrudan dahil olamadılar; oy hakları ve yönetimde temsil talepleri o dönemde tam karşılık bulmamıştı​

    Yine de gerek cephede gerek sivil alanda Komün deneyiminin ayrılmaz bir parçası oldular. Mayıs 1871’de hükümet güçlerinin Paris’e saldırısıyla Komün kanlı bir biçimde bastırıldığında, kadın direnişçiler de aynı sertlikle cezalandırıldı. Hafta-i Kanlı (La Semaine Sanglante) olarak anılan 21-28 Mayıs 1871 katliamında yakalanan kadınlar, erkeklerle birlikte kurşuna dizildi veya hapsedildi. Louise Michel teslim olduğunda “Beni öldürmezseniz intikamınızı alacağım” diyerek yargıçlarına meydan okudu ve idam yerine sürgün cezası alarak Yeni Kaledonya’ya gönderildi. Yüzlerce kadın sürgünde veya hapiste yıllar geçirdi. Paris Komünü’nden geriye, kadınların toplumsal devrim mücadelesindeki cesaretine dair unutulmaz anılar kaldı. Daha sonraki sosyalist ve feminist kuşaklar, Komün kadınlarını (özellikle Louise Michel’i) özgürlük ve eşitlik uğruna savaşan kahramanlar olarak andılar. Paris Komünü örneği, kadınların sadece taleplerini dile getiren değil, aynı zamanda silahlı mücadeleye fiilen katılan bir özne olabileceğini göstermesi bakımından dünya devrim tarihinde eşsiz bir yere sahiptir.

    Rosa Parks ve Sivil Haklar Hareketi (1955)

    1950’ler Amerikası’nda ırk ayrımcılığına dayalı Jim Crow yasaları, özellikle Güney eyaletlerinde siyah Amerikalılara yönelik sistematik bir baskı rejimi uygulamaktaydı. Toplumsal değişim isteğiyle yükselen Sivil Haklar Hareketi’nin dönüm noktalarından biri, 1 Aralık 1955 günü Alabama’nın Montgomery kentinde sade bir vatandaş olan Rosa Parks’ın başlattığı direniştir. Rosa Parks, o gün iş çıkışında bindiği otobüste kendisinden yerini bir beyaza bırakmasının istenmesi üzerine bu emre uymayı reddetti. Parks’ın bu kararlı tutumu sonucunda Montgomery polisi onu tutuklayarak gözaltına aldı. Ancak bu bireysel itaatsizlik eylemi kısa sürede örgütlü ve kitlesel bir protestonun kıvılcımı haline geldi.

    Rosa Parks zaten NAACP (Ulusal Renkli İnsanların Gelişimi Derneği) üyesi bir sivil haklar aktivistiydi ve yerel siyah toplumundaki liderler onun tutuklanmasını fırsat bilerek uzun zamandır düşündükleri otobüs boykotunu hayata geçirdiler. Parks’ın tutuklanmasını izleyen günlerde Montgomery’nin siyah nüfusu ayaklanma düzeyinde büyük bir protesto hareketine girişti: Montgomery Otobüs Boykotu. 5 Aralık 1955’te başlayıp tam 381 gün süren bu boykot boyunca kentteki siyah halk toplu taşıma araçlarını kullanmayı tamamen bıraktı​

    Onun yerine, işe ve okula gitmek için gönüllü araba havuzları oluşturdular, yürümeyi veya taksi paylaşımını tercih ettiler. Boykotun organizasyonunda özellikle Kadınlar Siyasi Konseyi (Jo Ann Robinson liderliğinde) ve genç bir papaz olan Martin Luther King Jr.’ın başkanlık ettiği Montgomery İyileştirme Birliği önemli rol oynadı​

    Yaklaşık 40 bin insanın katıldığı bu barışçıl direniş hareketi, beyaz otobüs şirketine ekonomik bir darbe vururken ulusal basının da dikkatini çekti.

    Montgomery Otobüs Boykotu’nun başarısı, büyük ölçüde Rosa Parks gibi kadın direnişçilerin cesaretine dayanıyordu. Nihayet 13 Kasım 1956’da ABD Yüksek Mahkemesi, Alabama’daki otobüslerde uygulanan ırk ayrımı uygulamasını anayasaya aykırı bularak iptal etti. Böylece boykot, tam bir zaferle sonuçlandı ve siyahlar Aralık 1956’da yeniden otobüslere binmeye başladı​

    Bu gelişme, Amerikan Sivil Haklar Hareketi’nin ilk büyük kazanımlarından biriydi. Rosa Parks’ın basit ama cesur eylemi, modern sivil itaatsizlik eylemlerinin sembollerinden biri haline geldi. Parks, olaydan sonra işini kaybetmesine ve tehditler almasına rağmen mücadelesini sürdürdü; kendisi “özgürlük ve eşitlik anası” olarak anılırken, Martin Luther King Jr. gibi liderler ulusal ölçekte harekete öncülük etmeye devam ettiler. Rosa Parks’ın başlattığı isyan sadece otobüslerde oturma düzenini değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda 1960’lardaki geniş kapsamlı Sivil Haklar yasalarının (1964 Sivil Haklar Yasası, 1965 Oy Hakkı Yasası gibi) yolunu açtı. Bu vaka, bir kadının bireysel direnişinin koca bir sistemi sarsabileceğini göstererek tarihe geçti. Rosa Parks, günümüzde tarihin en etkili kadın aktivistlerinden biri olarak görülmekte ve medeni haklar mücadelesinin simgelerinden biri sayılmaktadır.

    Mahsa Amini Protestoları ve İran’da Kadın Direnişi (2022)

    2022 yılında İran’da patlak veren Mahsa Amini protestoları, kadınların öncülük ettiği en güncel ve çarpıcı ayaklanma örneklerinden biridir. 22 yaşındaki İranlı Kürt kadın Mahsa (Jina) Amini, Eylül 2022’de Tahran’da “ahlak polisi” (İrşad devriyesi) tarafından başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle gözaltına alındı. 16 Eylül 2022’de, gözaltındayken gördüğü şiddet sonucu olduğu iddia edilen bir beyin hasarı nedeniyle yaşamını yitirdi. Mahsa Amini’nin ölümü, İran toplumunda yıllardır biriken öfkeyi birdenbire ateşledi. Özellikle kadınlar, Amini’nin uğradığı muameleyi kendi yaşamsal haklarına bir saldırı olarak gördüler ve cenaze töreninden itibaren sokaklara döküldüler. Protestolar ilk olarak Amini’nin memleketi Sakkız (Kürdistan bölgesi) ve başkent Tahran’da başladı; kısa sürede ülkenin tüm büyük şehirlerine ve 31 eyaletinin tamamına yayıldı​

    “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı (Kürtçe özgün haliyle Jin, Jiyan, Azadî) bu hareketin manifestosu haline geldi. İranlı kadınlar sokak ortasında zorla çıkarıldıkları başörtülerini yakarak veya saçlarını keserek sembolik bir başkaldırı ortaya koydular. Okul çağındaki kız çocukları bile meydanlarda başörtülerini sallayarak “Diktatöre ölüm!” sloganları attılar. Bu eylemler, İran İslam Cumhuriyeti kurulduğundan beri kadınlar tarafından başlatılan en cesur ve yaygın direniş olarak tarihe geçti. Hareketin belirli bir lideri yoktu; sosyal medya ve toplumsal dayanışma ile kendiliğinden organize olan protestolar, İran’da 1979 devriminden beri görülen en kapsamlı halk ayaklanmasına dönüştü​

    Başlangıçta zorunlu başörtüsü uygulamasının kaldırılması ve ahlak polisinin lağvedilmesi talebiyle başlayan kadın merkezli direniş, kısa sürede rejim karşıtı genel bir hareket halini aldı​

    Genç, yaşlı, farklı etnik ve dini kökenden milyonlarca İran vatandaşı, kadınların önderlik ettiği bu özgürlük talebine destek verdi. Üniversitelerde boykotlar, esnaf kepenk kapatma eylemleri ve ülke genelinde grevler ile protestolar haftalarca sürdü​

    İran rejimi, Mahsa Amini protestolarına son derece sert bir baskıyla karşılık verdi. Gösteriler sırasında güvenlik güçleri protestoculara gerçek mermilerle, coplarla ve toplu tutuklamalarla müdahale etti. Bağımsız insan hakları kaynaklarına göre en az 500 sivil (68’i çocuk) bu protestolarda öldürüldü, 20.000’e yakın kişi tutuklandı

    İran yargısı, gözaltına alınan bazı eylemcileri idam cezalarına çarptırarak infazlar gerçekleştirdi; binlerce kişi ise ağır hapis cezalarıyla karşı karşıya kaldı. Yoğun baskılar sonucunda sokak gösterileri 2023 baharına gelindiğinde büyük ölçüde azaldı ve rejim kontrolü tekrar sağladı​

    Ancak bu süreçte İran’ın yönetici elitinin meşruiyeti ciddi şekilde sarsıldı. Gerek İran içinde gerek dünya çapında, Mahsa Amini’nin adını taşıyan bu protestoların “ülkenin İslam Devrimi’nden beri gördüğü en yaygın ayaklanma” ve mevcut rejime karşı “en büyük meydan okuma” olduğu ifade edilmiştir​

    Nitekim bu kadınlar önderliğindeki isyan dalgası, kırk yılı aşkın bir süredir iktidarda olan dinci otoriter rejimi ilk kez bu denli köşeye sıkıştırmıştır. Uluslararası alanda da büyük yankı uyandıran olaylar sonrası birçok ülkede dayanışma mitingleri düzenlenmiş, İran yönetimine insan hakları ihlalleri nedeniyle yaptırımlar uygulanmıştır.


    Kaynaklar:

    • Cartwright, M. The Spartacus Revolt. World History Encyclopedia​
    • Plutarch, Life of Crassus – Spartaküs’ün eşinin kehaneti ve isyandaki rolü​
    • Wikipedia (İngilizce), Boudica – Boudicca’nın isyanı ve sonuçları​
    • Wikipedia (İngilizce), Women’s March on Versailles – 5 Ekim 1789 kadınların Versay yürüyüşü​
    • Wikipedia (İngilizce), Women in the Paris Commune – Paris Komünü’nde kadınların rolü​
    • Stanford King Institute, Montgomery Bus Boycott – Rosa Parks ve otobüs boykotunun başarısı​
    • Flickr (US Govt. photo), Rosa Parks Number 7053 – Rosa Parks’ın tutuklanması ve boykotun gelişimi
    • Wikipedia (İngilizce), Mahsa Amini protests – 2022 İran protestolarının seyri ve etkileri​

  • Korsanların Altın Çağı: Gerçek Karayip Korsanlarının Hikayesi

    Denizlerin asi sakinleri, altın ve özgürlük peşinde koşan efsanevi korsanlar… Tarihin en çalkantılı dönemlerinden biri olan Korsanlığın Altın Çağı (1690-1730), Karayipler’deki gerçek korsanların hikayeleriyle doludur. Bu dönem, romantize edilen filmlerin ötesinde, acımasız savaşlar, demokratik topluluklar ve unutulmaz karakterler barındırır. İşte bu dönemin arka planı, ünlü korsanları ve mirası…

    Korsanlığın Altın Çağı, Atlantik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada deniz haydutluğunun zirve yaptığı dönemi ifade eder. Tarihçiler bu çağı genellikle 1690-1730 yılları arasına yerleştirir. Bu dönemde Karasakal (Blackbeard), Bart Roberts ve Anne Bonny gibi isimler, ticaret gemilerini hedef alarak efsaneleşmiştir. Altın Çağ’ın temelinde ise siyasi çalkantılar, ekonomik eşitsizlikler ve denizcilik koşullarının zorluğu yatar.

    Altın Çağ’ı Doğuran Koşullar

    1. Savaş Sonrası İşsizlik ve Kaos

    İspanya Veraset Savaşı’nın (1701-1714) bitimiyle binlerce denizci işsiz kaldı. Özel yetkili korsanlar (privateers), devletler tarafından düşman gemilerine saldırmak için lisanslandırılmıştı. Ancak savaş bittiğinde bu lisanslar iptal edildi. Denizciler, hayatta kalmak için yasa dışı yollara başvurdu. Özellikle İngiliz ve Fransız denizciler, Karayipler’deki zengin ticaret rotalarını hedef alarak korsanlığa başladı.

    2. Sömürgecilik ve Zengin Ticaret Yolları

    Avrupa’nın kolonilerden gelen altın, şeker, tütün ve köle yüklü gemileri, korsanlar için kolay hedeflerdi. İspanyol Hazine Filosu (Flota de Indias), her yıl Meksika ve Peru’daki altınları Avrupa’ya taşıyordu. Bu filolar, korsan saldırılarına karşı korumalı olsa da tek başına seyahat eden gemiler savunmasızdı.

    3. Güvenli Limanlar ve Korsan Üsleri

    Nassau (Bahamalar), İngiliz kontrolünden uzak olduğu için korsanların ana üssü haline geldi. Burada ganimetler satılır, gemiler tamir edilir ve mürettebatlar dinlenirdi. 1715’te Nassau’da yaklaşık 2.000 korsan yaşadığı tahmin ediliyor. Ayrıca Tortuga (Haiti) ve Port Royal (Jamaika) gibi limanlar da korsanların sığınağıydı.

    4. Adaletsiz Denizcilik Koşulları

    Ticaret gemilerinde çalışan denizciler, ağır fiziksel şiddet, açlık ve düşük ücretle mücadele ediyordu. Korsan gemileri ise daha demokratikti:

    • Ganimetler eşit paylaşılır, kaptan bile sadece 2 pay alırdı.
    • Kararlar oylama ile alınır, disiplin kuralları yazılıydı.
    • Engelli denizciler (örneğin bir bacağını kaybedenler) ekstra tazminat alırdı.

    Efsanevi Korsanlar ve İkonik Hikayeleri

    1. Karasakal (Edward Teach): Psikolojik Savaş Ustası

    Karasakal, sakalına taktığı yanan fitillerle düşman gemilerine korku salıyordu. Queen Anne’s Revenge adlı 40 toplu gemisiyle Karayipler’de terör estirdi. 1718’de İngiliz donanmasıyla yapılan çatışmada kafası kesilerek bir direğe asıldı. Efsaneye göre, vücudu suya atıldıktan sonra geminin etrafında 3 kez yüzdü!

    2. Bart Roberts (Kara Bart): En Başarılı Korsan

    Batı Afrika’dan Brezilya’ya kadar 400’den fazla gemiyi ele geçiren Roberts, disipliniyle ünlüydü. Kuralları arasında “Kumar yasak”, “Gece 8’den sonra sakinlik” ve “Kadınların gizlice gemiye alınması” yasakları vardı. 1722’de bir İngiliz savaş gemisiyle çatışırken boğazından vurularak öldürüldü. Mürettebatı, son isteği üzerine onu denize attı.

    3. Anne Bonny ve Mary Read: Tarihin Unutulmaz Kadın Korsanları

    Erkek kılığında denizlere açılan bu iki kadın, Calico Jack’in mürettebatındaydı. Bonny, hamile olduğu için idamdan kurtuldu; Read ise hapishanede tifüsten öldü. Hikayeleri, 18. yüzyılda kadınların toplumsal rollerine meydan okuyan bir sembol haline geldi.

    4. Henry Every: Kayıp Hazinenin Peşinde

    1695’te Ganj-i-Sawai adlı Mughal hazine gemisini ele geçiren Every, her mürettebatına 1.000 pound (bugünün parasıyla ~$1.5 milyon) dağıttı. İngiliz hükümeti onu tarihin ilk küresel arananı ilan etti, ancak Every iz bırakmadan ortadan kayboldu. Bazı efsaneler, Madagaskar’da bir krallık kurduğunu iddia eder.

    Korsan Gemileri ve Saldırı Taktikler

    1. Gemi Tipleri ve Özellikleri

    • Sloop: 75 feet uzunluğunda, hızlı ve manevra kabiliyetli.
    • Brigantine: 2 direkli, 10-18 top taşıyabilen savaş gemisi.
    • Fregat: Uzun menzilli, ancak daha yavaş ve görünür.

    2. Psikolojik Savaş ve Jolly Roger

    Siyah bayrak (Jolly Roger), teslim ol çağrısıydı. Kırmızı bayrak ise “merhamet yok” anlamına geliyordu. Bayraklarda kafatası, saat kumları ve kanlı kalpler gibi semboller kullanılırdı.

    3. Saldırı Stratejileri

    • Yakın Mesafe Top Atışı: Zincir atışlarıyla direkler devrilir, gemi hareket edemez hale getirilirdi.
    • Boarding (Gemiye Çıkma): Kancalarla gemilere tırmanılır, kılıç ve tabancalarla çatışma başlardı.
    • Sahte Bayrak Taktiği: Dost bir ülkenin bayrağı çekilerek hedef gemi kandırılırdı.

    Korsan Yasaları ve Toplum Yapısı

    Korsanlar, kaosun içinde bile bir düzen kurmuştu. Kaptanın yetkisi sınırlıydı; önemli kararlar mürettebat oylamasıyla alınırdı. İşte tipik bir korsan sözleşmesinden maddeler:

    1. Disiplin: Gemide kavga edenler, birbirine bağlanıp dövüşmek zorundaydı.
    2. Ganimet Paylaşımı: Kayıp uzuvlar için 500-800 dolar tazminat ödenirdi.
    3. Kadınlar ve Çocuklar: Gemide kadın bulundurmak yasaktı (Bonny ve Read istisnaydı).

    1717’de İngiltere, Korsanlığın Sonu Yasası’nı çıkararak korsanları avlamak için donanma görevlendirdi. Woodes Rogers (eski bir korsan), Bahamalar’a vali olarak atandı ve Nassau’yu temizledi. Kraliyet Af Bildirisi ile pişman olanlar affedildi, ancak Karasakal gibi direnenler öldürüldü. 1725’te Bart Roberts’in ölümüyle Altın Çağ resmen sona erdi.

    Korsanların Mirası: Efsane mi, Gerçek mi?

    Korsanlar, tarihte anti-kahramanlar olarak anılır. Bazı tarihçiler, onları sömürgecilere karşı direnen sosyal devrimciler olarak görür. Ancak gerçekte şiddet ve yağma, masum insanların hayatlarına mal oldu. Günümüzde Karayipler’de düzenlenen korsan festivalleri, bu mirası turizme dönüştürüyor.

    Korsanlığın Altın Çağı, sadece yağma ve şiddetle değil, özgürlük arayışı ve sosyal adaletsizliklere başkaldırı ile şekillendi. Bu dönem, denizlerdeki kaosun nasıl bir “korsan cumhuriyeti”ne dönüştüğünü gösterirken, günümüzde hala tarih meraklılarını cezbetmeye devam ediyor.


    Kaynakça ve İleri Okuma:

    • Rediker, M. (2004). Villains of All Nations: Atlantic Pirates in the Golden Age.
    • Konstam, A. (2008). Piracy: The Complete History.
    • Netflix, The Lost Pirate Kingdom (2021)